Sarıl Bana...

Küçücük bir maymun, adı Punch… gerçek bir bedene değil; tüyü eksilmeyen, sesi yükselmeyen, terk etmeyen bir peluşa sığınıyor.
Ağlamamak için zor tuttum kendimi.
“Maymun Punch mıyız insanlık olarak?”
Belki de yumruğu birbirimize değil, içimizdeki kırılganlığa atıyoruz.
Çünkü kırılganlık, modern çağın en ayıp duygusu ilan edildi.
Güçlü görünmek zorundayız; üretken, neşeli, “iyi” ve “tam” görünmek zorundayız.
O yüzden kendimizi kimseye yaslayamadığımız anlarda, peluşun yerini algoritmalar dolduruyor.
Sosyal medya, bu peluşun dijital versiyonu olabilir mi?
Evet—ama şu farkla: Peluş seni yargılamaz; sosyal medya seni ölçer. Peluş sadece sarar; sosyal medya hem sarar gibi yapar, hem de sarılmayı performansa çevirir.
“Beni gördünüz mü?” diye soran bir yalnızlık ekonomisi…
Beğeniler, yorumlar, paylaşımlar; hepsi birer mikro-temas.
Dokunma taklidi. Yakınlık simülasyonu. Ve simülasyonun tehlikeli yanı var..
Bir süre sonra insan, gerçeğinin artık “yeterli” olmadığına inanır.
Gerçek sohbet yavaş kalır. Gerçek arkadaşlık emek ister.
Gerçek ilişki, yanlış anlaşılmayı da içerir.
Oysa feed akıcıdır; seni kızdırır, güldürür, duygulandırır ve bir sonraki kaydırmaya hazırlar.
Yalnızlığın ritmini yönetir ama onu iyileştirmez.
Belki de “insan bulamamak”tan önce, “insana katlanamamak” meselesi var.
Çünkü insan, peluş gibi steril değildir: Kırar, kırılır, geç kalır, susar, taşar, korkar.
Sosyal medya bize bir tür steril yakınlık vaat ediyor: İstediğin zaman aç, istemediğin zaman kapat; istemediğin fikri engelle; istemediğin yüzü kaydır.
Böylece ilişki, karşılaşma olmaktan çıkıp kontrol edilebilir bir arayüze dönüşüyor.
Tam da bu yüzden, kalabalıklar içinde daha yalnız hissediyoruz:
Çünkü kalabalıkların çoğu “karşılaşma” değil; “eş zamanlı yalnızlık.”
“Maymun Punch”..
İçimizde, temas ihtiyacını yumrukla bastıran bir çağ var.
Sarılmak istiyoruz ama incinmekten korkuyoruz. Sevilmek istiyoruz ama “yük” olmak istemiyoruz.
Birine ihtiyaç duymak istiyoruz ama bağımlı görünmek istemiyoruz.
Ve bu çelişki, bizi peluşlara—yani risksiz, geri dönüşsüz, sessiz sığınaklara—çekiyor.
Peluş oyuncak, sevginin değil; sevginin güvenli taklidinin sembolü oluyor.
Bu yüzden mesele sosyal medyayı “kötü” ilan etmek değil; onu ne için kullandığımızı dürüstçe görmek.
Sosyal medya, doğru kullanıldığında köprü olabilir:
Uzakları yakın eder, sesi duyulmayanı duyurur, dayanışmayı hızlandırır.
Ama “köprü”nün üzerinde yaşamaya başlarsan, evin olmaz.
Köprü geçiş içindir; yuva değil.
Yuva, ritim ister: aynı masaya oturmak, aynı sessizliği taşımak, aynı günün ağırlığını birlikte kaldırmak…
Yuva, “görünmek”ten çok “bulunmak”tır.
Peki çıkış nerede?
Belki de .. Her gün bir gerçek temas.
Bir kişiye mesaj atmak değil—bir kişiye varmak.
“Nasılsın?” diye sormak değil—cevabını beklemek.
Paylaşmak değil—dinlemek.
Çünkü yalnızlık, çoğu zaman insan bulamamak değil; insanın insana ayırdığı sabrın azalmasıdır.
Algoritma sabır satmaz; hız satar.
Oysa sarılma, hızla olmaz.
Fotoğraftaki maymunun peluşa sarılışı…ağlatıyor..
Canlı olan her şey, bir yere sığınmak ister.
Biz nereye sığınıyoruz?
Bir ekrana mı, bir imaja mı, bir kalabalığın gürültüsüne mi?
Yoksa bir insana—kusurlu, yavaş, gerçek bir insana—geri dönebilecek miyiz?
Belki asıl sosyal etki, viral olmak değil; birinin hayatında “gerçek” bir yer kaplamaktır.
Peluş gibi değil—insan gibi.
Sarılmak, incinmeyi göze almak demek.
Ve belki de insanlık, tam burada yeniden başlar..
Yumruğu bırakıp, sarılmayı hatırladığında. Belki…