Duyularımız: Kulak Duymaktan İşitmeye
Sevgili okurlar, sevgili yol arkadaşları,
Bugün birlikte insanın en temel, ama çoğu zaman en az fark edilen kapılarından birine yöneliyoruz. Duyulara.
Bu yazı dizisinde, insanı yalnızca bedeniyle değil, zihni ve ruhuyla da ele alacağız.
Duyularımızı sırayla inceleyecek, ardından nefese geçeceğiz.
Çünkü insan, ancak duyularının farkına vardığında nefesini, nefesini fark ettiğinde ise kendini tanımaya başlar. Aslında bu bir kendini tanıma yolculuğudur. Ve bu yolculukta insan kendini tanıdıkça, kendini bilmeye yol alır. Kendini bilmeye başladıkça da belki bambaşka bir dünyanın kapısı aralanmaya başlar. Kimbilir?
İlk durağımız: Kulak.
Kulak Nedir?
Kulak, yalnızca sesi duyan bir organ mıdır?
Yoksa hayatla kurduğumuz ilişkinin en hassas kapılarından biri mi?
Kulak çoğu zaman yalnızca “duyan” bir organ olarak düşünülür. Oysa kulak, sesle sınırlı değildir. Kulak, hayatla kurduğumuz ilişkinin yönünü belirleyen bir kapıdır. Ne duyduğumuz kadar, neyi duymadığımız da, kim olduğumuzu şekillendirir.
Kulak, çağrıyı, uyarıyı, daveti ve bazen de sessizliği taşır. Bu yüzden kulak, insanın dünyayla temasındaki en kırılgan ama en derin eşiktir.
Üç Katmanda Kulak
Kulak üç düzeyde çalışır: Bedensel, zihinsel ve ruhsal.
1. Bedensel Katman: Titreşimin Kapısı
Bedensel düzeyde kulak, insanın dış dünyayla en saf temas noktalarından biridir.
Sesi alır ve yönünü, şiddetini, mesafesini ayırt eder.
Ama aslında yaptığı şey sadece duymak değil, dış dünyadaki titreşimi iç dünyada bir karşılığa dönüştürür.
Bu yönüyle kulak, madde ile bilinç arasındaki köprüdür, bir geçiş noktasıdır.
Ses, kulağa değdiği anda artık yalnızca bir dalga değildir, insanın iç dünyasına doğru yol alır.
Belki de bu yüzden bazı sesler bizi sakinleştirir, bazıları huzursuz eder.
Sesin kendisi değil, içimizde uyandırdığı yankı belirleyicidir.
2. Zihinsel Katman: Anlamın Doğuşu
Zihinsel düzeyde kulağın duyduğu, zihnin yorumladığıdır.
Birinin sözü, bir kuşun ötüşü, bir müziğin melodisi…
Hepsi zihnin süzgecinden geçerken “ses” olmaktan çıkar, anlam kazanır.
Bu yüzden filozoflar kulak için şöyle derler:
“Göz görmek ister, ama kulak anlamak ister.”
Zihin, kulağın rehberliğinde sessizliğin içindeki sözü duymayı öğrenir.
Kulak duyar, zihin anlam verir.
Zihin, kulağın taşıdığı sesi yalnızca işitmez, onu bağlama yerleştirir, geçmişle ilişkilendirir ve geleceğe taşır. Böylece kulak, yalnızca şimdiye değil, hafızaya ve sezgiye de açılır.
Zihin, kulağın rehberliğinde yalnızca söyleneni değil, söylenmeyeni de duymayı öğrenir.
İşte bu noktada kulak, yalnızca duyunun değil, farkındalığın aracı olur.
3. Ruhsal Katman: İçsel İşitme
Ruhsal düzeyde kulak, sıradan bir duyu olmanın ötesine geçer, hakikate açılan bir kapıya dönüşür.
Kadim geleneklerin ortak vurgusu şudur: Fiziksel kulak sesi algılar, fakat hakikati işiten insanın iç dünyasıdır.
Tasavvuf’ta kulak, ilahi işitmenin mekanı kabul edilir.
Kur’an’da geçen “Allah onların kulaklarını mühürledi” ifadesi, biyolojik bir eksikliği değil, kalbin hakikate kapanmasını anlatır.
Diğer kutsal metinler de aynı gerçeği farklı dillerle dile getirir.
Bu nedenle hakikati duyan, fiziksel kulak değil, ruhun kulağıdır.
Burada önemli bir ayrım vardır:
Her duyan işitmez, fakat işiten mutlaka dönüşür.
Mevlana bu hakikati şöyle ifade eder:
“Söz, dudaktan çıkmadan evvel kulağa gelir.
Çünkü Hak, önce işitilmeyi ister.”
Gerçek işitme, bir arınma halidir. Kulak gürültüyle doluyken anlamın sesi içeri giremez. Dedikodu, yargı, acele ve zihinsel kalabalık, kulağı doldurur ama insanı içten içe sağırlaştırır.
Kulak aynı zamanda “alıcıdır.”
İnsanın kulağı, evrenin titreşimlerine açık en hassas bilinç kapısıdır.
Göz seçer, akıl yorumlar, fakat kulak teslim olur. Bu yüzden tasavvufta görmek bilgiyle, duymak ise iman ve teslimiyetle ilişkilendirilir.
Kadim öğretilerde “duymamak”, yalnızca fiziksel bir yetersizlik değil, içsel bir kapanma olarak görülür.
İnsan çoğu zaman duymadığı için değil, duymak istemediği için sağırlaşır.
Kur’an’daki “Kulakları vardır ama işitmezler” uyarısı da bu içsel sağırlaşmaya işaret eder. Asıl perde sesin yokluğu değil, işitmenin terk edilişidir.
Kulak sustuğunda, yani işitmeyi terk ettiğinde en sessiz sesler bile konuşmaz olur.
İşte o vakit ses değil hakikat susar.
Kulak, rüzgarın sesini de taşır, insanın niyetini de.
Kimi insanlar dünyayı dinleyerek olgunlaşır,
Kimileri ise sessizliği dinleyerek.
Gerçek kulak, sözü değil, sözün ardındaki niyeti duyar.
Her iki halde de kulak, insanın iç yolculuğunda vazgeçilmez bir rehberdir.
Özetle, kulak yalnızca sesleri değil, çağrıları taşır. İnsan hangi çağrıya kulak verirse, zamanla ona dönüşür.
Bu yazı dizisinde duyularımızı yalnızca biyolojik işlevler olarak değil, varoluşsal kapılar olarak ele alacağız. Kulakla başladık, çünkü bazen hakikat gözle görülmez, önce duyulur.
Devamı gelecek.