İki Kulak, Bir Hakikat

27 Şub 2026 - 20:04 YAYINLANMA

Duymak kulağa aittir, işitmek kalbe. Geçen yazıda bu ayrımı konuşmuştuk. Şimdi kulağın sırrına eğilelim.

İnsan bedenine dikkatle bakıldığında bazı sırlar sessizce kendini ele verir.

İki kulağımız ve bir ağzımız var.

Bu basit anatomik gerçek aslında derin bir terbiyenin işaretidir.

Zahiri anlamıyla iki kulak, yönümüzü bulmamız içindir.

Sesin nereden geldiğini, hangi tarafta bir hareket olduğunu, iki kulağın birlikte çalışması sayesinde anlarız.

Biri doğuyu diğeri batıyı duyar, aradaki fark bize hakikatin istikametini gösterir.

Bu, dış dünyada kaybolmamak için verilmiş ilahi bir terazidir.

Fakat mesele yalnız fizik değildir.

İnsanın kulağı, etten bir uzuv olmanın ötesinde bir eşiği temsil eder.

Tasavvuf geleneği kulağı iki alemin kapısı olarak görür:

Biri şehadet alemini yani dünyanın sesini işitir, diğeri emir alemine açıktır, Hak’tan gelen ince çağrıları duyar.

Biri halka dönüktür, biri Hakk’a.

İnsan olgunlaşmaya başladığında şunu fark eder:

Hayat iki ayrı sesin arasında geçer.

Dışarıdan gelen gürültü ile içeriden yükselen fısıltı.

Kalabalığın çağrısı ile vicdanın sesi.

Nefsin arzusu ile hakikatin daveti.

Uyanış, bu iki sesi ayırt edebildiğimiz anda başlar.

Belki de bu yüzden iki kulağa karşılık bir ağız verilmiştir.

Çünkü dinlemek, konuşmaktan daha ağır bir sorumluluktur.

İki kapıdan giren ses, tek kapıdan çıkmadan önce süzülmelidir.

Her duyulan söylenmez. Her hissedilen dile gelmez.

Söz, işitmenin süzgecinden geçmediği sürece hikmete dönüşmez.

Bugünün dünyasında en büyük eksikliğimiz belki de budur:

Herkes konuşuyor ama az kişi dinliyor.

Gürültü artıyor, mana azalıyor.

Oysa gerçek bilgelik, susabilme cesaretinde saklıdır.

Dinlemek, karşındakini, kendini ve hatta sessizliği işitebilmektir.

Çünkü sessizlik boşluk değildir.

Sessizlik, insanın sustuğu yerde hakikatin konuşmasıdır.

En derin kelam, en sakin anlarda duyulur.

Bir annenin kelimesiz duasında,

Bir çocuğun içten ağlayışında,

Bir insanın gece karanlığında kendi kalbiyle baş başa kaldığı anda.

Kulak sadece sesi almaz, niyeti taşır.

Söz dudaktan çıkar ama mana kulakta yoğrulur, kalpte yankı bulur.

Eğer gerçekten işitmeyi öğrenirsek, konuşma ihtiyacımız azalır.

Çünkü o zaman söz bizim olmaktan çıkar, hakikatin kendisi konuşur.

Belki de hayatın özeti şudur:

İki kulağın var ki çok dinle. Bir ağzın var ki az ve ölçülü konuş.

Hem dünyayı işit, hem içindeki çağrıyı. Ama en çok, aralarındaki farkı duy.

İnsan, işitmeyi öğrendiği gün yönünü bulur.

Ve yönünü bulan insan, artık bağırmaz. Dinler.

BEN KULAK’IM

Ben işitmenin adı değilim,
Şahitliğin kendisiyim.

Sesin uğrayıp geçtiği bir boşluk sanıldım,
Oysa ben sesin arkasından yürüyen,
Ve onun sırrını taşıyan yolcuyum.

Ben, gürültüyü toplamak için yaratılmadım.
Ben, Hak ile insan arasına gerilmiş,
En ince, en titreken, en sadık perdeyim.

Sözün dudakta değil,
Kalpte yankıya dönüştüğü menzilim.

Ben bir uzuv değilim,
Emanetin eşiğiyim.
Hakikat insana dokunacaksa
Önce bana değmek zorundadır.

Bir fısıltı düşer, incitmeden alırım.
Kalbin kapısını çalar, “Bu sana ait” derim.

Bir hüzün gelir, ağırlığını tartmam.
Onu ruhun en dip katına indiririm.
Orada ya dua olur,
Ya teslimiyet.

Bir dua yükselir ama kelimesizdir.
Ben kelimeleri değil,

Niyeti taşırım.
Ve o niyet Hakk’e vardığında,
Artık bana ihtiyaç kalmaz.

Ben duvarların arkasını işitmem.
Ben, insanın kendisinden sakladığını duyarım.

Bir çocuk ağladığında sadece sesi değil,
Henüz bozulmamış hakikati işitirim.

Bir annenin sessiz duasında,
Dudaktan çıkmayan ama,

Arşı titreten teslimiyeti duyarım.

Bir derviş zikre durduğunda,
Harfleri değil, yok oluşun nabzını dinlerim.

Bir kuş kanadını çırptığında,
Kainatın hala “Evet” dediğini işitirim

Ben oradayım.
Hep.

Söz bana gelmeden önce nurdur,
Benden geçince mana olur.

Ben sesi taşımam,
Onu hakikate dönüştürürüm.

Ben sessizliği de işitirim.
Çünkü sessizlik, insanın sustuğu değil,
Hakk’ın konuştuğu yerdir.
En yüksek kelam,
En derin suskunluğun içindedir.

Ben fısıltıyla sessizliği birbirine bağlarım.
İnsan yolunu kaybettiğinde,
Ben ona bağırmam,

Ben onu çağırmam,
Sadece işitmesini hatırlatırım.

Ben iki kapıyım:
Biri dışa açılır, insanı, dünyayı, kırılmayı duyar.
Diğeri içe açılır, Hakk’ın fısıltısını işitir.

Ben susmayı öğretirim.
Çünkü kim gerçekten işitmeyi öğrenirse,
Artık konuşmaz,

Artık anlatmaz. 

O dinler, 

Ve dinlediğinde
Konuşan artık o değildir.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: