Sırça Köşk!
Bazı hikayeler vardır; yazıldığı dönemde anlatır, yıllar sonra yeniden sorar.
Sabahattin Ali’nin Sırça Köşkü de böyle bir hikâye.
Üç arkadaş bir köye gelir. Çalışmadan, üretmeden rahat yaşamanın yolunu ararlar. Köylüleri kandırır, kendilerine büyük bir köşk yaptırırlar.
Adını da koyarlar:
Sırça Köşk.
Başlangıçta yalnızca bir yapıdır.
Sonra kuralları olur. Beklentileri olur. Köşktekiler kendilerini vazgeçilmez görmeye başlar. Dışardakiler ise köşkün düzenine uymaya alışır.
Ve köşk büyür.
Fakat burada asıl soru şudur:
Bir güç, yalnızca güçlü olduğu için mi büyür; yoksa karşısında yeterince itiraz olmadığı için mi?
Çünkü bazen bir yapıyı ayakta tutan taşları değil, insanların sessizliği olur.
John Stuart Mill, özgür düşüncenin yalnızca yönetenlerin baskısından değil, toplumun çoğunluk baskısından da korunması gerektiğini savunur. ( On Liberty, 1859)
Max Weber ise otoritenin gücünü yalnızca zor kullanmaktan değil, insanların o otoriteyi meşru görerek itaat etmesinden de aldığını anlatır.
( Ekonomy and Society)
Sabahattin Ali’nin köşkü bu yüzden yalnızca camdan yapılmış bir yapı değildir.
Bir kabulleniştir.
İnsanlar sorgulamayı bıraktığında, yanlışlar sıradanlaşır. Sıradanlaşan yanlışlar zamanla düzene dönüşür. Düzen büyüdükçe de köşk, kendisini dokunulmaz sanmaya başlar.
Ama hiçbir köşk sonsuza kadar ayakta kalmaz.
Çünkü camdan yapılan şeyin en büyük özelliği, dışarıdan bakıldığında ne kadar güçlü görünürse görünsün, kırılgan olmasıdır.
Belki de Sabahattin Ali bize bir cevap vermiyor.
Sadece Soruyor:
Sırça köşkler gerçekten kendiliğinden mi yıkılır, yoksa onları ayakta tutan sessizlik midir?