‘Amerika Paradoksu’
Amerika’ya Nefret, Amerika’ya Emanet
Bugün dünyada en çok eleştirilen ülkelerin başında Amerika Birleşik Devletleri geliyor. Özellikle Ortadoğu’da ve Türkiye’de, sokakta mikrofon uzatsanız, ‘ABD karşıtlığı’ neredeyse refleks haline gelmiş durumda.
Peki aynı soruyu biraz daha dürüst soralım: ‘Madem Amerika bu kadar kötü, neden kimse çocuğunu oradan uzak tutmuyor?’
‘Neden Ortadoğu’da herhangi bir ülke değil de Amerika?’
Bugün İnstitude of İnternational Education verilerine göre ABD’de eğitim gören uluslararası öğrenci sayısı 1 milyona yaklaşmış durumda.
Bu öğrencilerin önemli bir kısmı, ABD politikalarına en sert eleştirilerin geldiği ülkelerden geliyor. Yani söylem sert, tercih net.
Sadece halk değil, elitler de siyasiler de aynı tercihi yapıyor. Mahmut Abbas’tan (Filistin Devlet Başkanı), Hüsnü Mübarek (Mısır Devlet Başkanı) dönemine, Körfez ülkelerinden Afrika’ya kadar pek çok siyasi çocuklarının güvende olacağı bir eğitim adresi olarak ABD’yi görüyor ve adeta Amerikan halkına çocuklarını emanet ediyor.
Türkiye’de de farklı değil başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çocukları olmak üzere pek çok bakan ve milletvekili çocukları da ABD’de güven içerisinde hem yaşamış hem de eğitim almışlardır.
İmkânı olan her aile, çocuğunu ya ABD’ye ya da Batı’nın güçlü eğitim sistemlerine göndermenin yollarını arıyorlar.
Çünkü mesele ideoloji değil, sistemdir. Bu gerçeği anlamak için biraz geriye gitmek gerekir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD, sadece askeri bir güç olarak değil; bilim, teknoloji ve eğitim üssü olarak da yükseldi. Marshall Planı ile Avrupa’yı ayağa kaldırırken, kendi üniversitelerini de küresel cazibe merkezine dönüştürdü. Bugün Harvard, MIT, Stanford gibi üniversiteler sadece birer okul değil; küresel elit üretim merkezleridir.
Bu yüzden mesele sadece diploma değildir. Mesele; öngörülebilir hukuk, bireysel özgürlükler, akademik bağımsızlık ve en önemlisi ‘gelecek güvencesidir’.
İnsanlar çocuklarını sloganlara değil, güvenli limanlara gönderir.
Türkiye açısından bakacak olursak tablo çarpıcı. Bir yanda güçlü bir ABD karşıtlığı söylemi, diğer yanda fırsat bulan gençlerin hatta son araştırmalarda lise ve orta okul olmak üzere ailelerin çocuklarını ABD’ye okumaları için gönderme çabaları.
Gençlerin: ‘Ben nerde kendimi daha özgür ifade edebilirim?
Nerede emeğimin karşılığını alırım?
Nerede geleceğimi daha güvenle kurabilirim?’
Bu soruların cevabı çoğu zaman söylemlerle değil, tercihlerle veriliyor.
İşte burada kritik bir ayrım yapmak zorundayız: ABD’nin dış politikası elbette eleştirilebilir. Irak Savaşı, Afganistan Savaşı, İran Savaşı gibi müdahaleler, çifte standartlar ve küresel güç kullanımı haklı olarak tartışılmalıdır. Ancak bu eleştiriyi toplumun tamamına yöneltmek, gerçeklikle bağını koparmış bir genellemedir.
ABD’de yaşamış ve halkını yakından tanımış olanlar Amerikalıların son derece cömert, dostluklara değer veren, muhafazakâr, aile kavramının onlar için çok önemli olduğunu, dürüst ve açık sözlü, samimi, hukuka saygılı adaletli bir halk olduğunu söyler.
Nitekim son günlerde Jeffrey Epistein etrafında ortaya çıkan skandallar, küresel ölçekte bir ‘elit yozlaşması’ tartışmasını da beraberinde getirdi. Ancak bir avuç sapkın ve suçlu elitin işlediği fiilleri, milyonlarca insanın oluşturduğu bir topluma mal etmek; adaletle değil, öfkeyle açıklanabilir. Yönetici ve elitlerle toplumun genel yaklaşımına aynı ölçü de bakılamaz. Bir toplumun tamamını karartmaz. Aksi yaklaşım, eleştiri değil; doğrudan şeytanlaştırmadır.
Devlet politikası ile toplum yapısını ayıramayan bir bakış, sağlıklı analiz üretemez. Çünkü siyasetçiler gelir geçer, sistemler kalır.
Ve bugün gelinen noktada şu gerçekle yüzleşmek gerekiyor: Amerika’yı en çok eleştirenler bile, söz konusu kendi çocuklarının geleceği olduğunda, aynı Amerika’nın sunduğu sisteme ve Amerikan halkına güveniyor.
Bu bir çelişki değil.
Bu, yüksek sesle dile getirilemeyen bir gerçeğin sessiz kabulüdür.