Şam’daki türbeden Musul’un kaybına: Halid-i Bağdadi, Şeyh Sait ve Revandiz’de yarım kalan mücadele!

16 Eyl 2026 - 10:39 YAYINLANMA

Şam’daki türbeden Musul’un kaybına: Halid-i Bağdadi, Şeyh Sait ve Revandiz’de yarım kalan mücadele!

Şam’daki türbeden Musul’un kaybına: Halid-i Bağdadi, Şeyh Sait ve Revandiz’de yarım kalan mücadele!

Dışişleri Bakanlığının 14 Eylül 2026 Pazartesi tarihli sosyal medya paylaşımını görünce yüreğim cız etti. Metinde aşağıdaki fotoğraf kullanılarak, Bakanımız @HakanFidan, Şam’da Mevlana Halid-i Bağdadi Türbesi’ni ziyaret etti bilgisi verilmişti. “Ne var bunda” diyebilirsiniz?

Öyle ya, türbesi ziyaret edilen bir İslam âlimi ve mutasavvıf kişiydi. Gelenek olduğu üzere, türbenin ziyaret edilmesi ve ruhuna Fatiha bağışlanmasından daha doğal ne olabilirdi?

Bu paylaşım sonrası medyada genel bir tarama yaptım. Yüzlerce sözde Türkçü, Atatürkçü, ulusalcı ve milliyetçi dernek, vakıf, ocak, platform, sendika veya partiden herhangi bir itiraz gelmemişti. Hepsi, süt dökmüş kedi utangaçlığıyla görmezlikten gelmeyi tercih etmişlerdi.

Mangalda kül bırakmayan milliyetçi söylemlerde bulunmak, IBAN’la gönüldaşlardan para toplamak, Atatürk’ü istismar etmek, vatansever ayaklarına absurd projelerle belediye bütçesini tırtıklamak, yaklaşan 10 Kasım’da Atatürk’ün çok sevdiği kuru fasulye-pilav menüsü eşliğinde sevdiği şarkıları dinlemek varken, neden konfor alanlarından çıksınlar, huzurlarını bozsunlar, rahatlarını kaçırsınlar?

Milliyetçilik nutuk atmakla, Türkçülük sosyal medyada üç hilal veya bozkurt paylaşmakla, Atatürkçülük ise 29 Ekim ve 10 Kasım’da birkaç veciz söz yayımlamakla olmaz. Asıl mesele, Anayasa’nın güvence altına aldığı düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde, gerektiğinde ne söylediğiniz ve nerede durduğunuzdur.

Herkesin kolaylıkla konuştuğu konularda ahkâm kesip, asıl söz söylenmesi gereken meselelerde susmak, fikrî mücadele değil, konforlu bir seyirciliktir. Atatürk’ü bir tören figürüne ve dahi Türk milliyetçiliğini alkış garantili sloganlara indirgeyenlerin bu sessizliği de ayrıca sorgulanmalıdır.

Dışişleri Bakanının Halid-i Bağdadi Türbesi’ni ziyareti neden önemlidir?

Bu noktada Halid-i Bağdadi’nin tarihsel kişiliği ve temsil ettiği nüfuz öne çıkmaktadır. Nitekim Nakşibendi-Halidî çizgisinden gelen bazı tarikat ve şeyhler, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan süreçte devlet otoritesine karşı gelişen isyanlarda rol oynamıştır. Ziyareti anlamlı ve tartışmalı kılan da işte bu tarihsel mirastır.

Nitekim tarihsel hafıza dikkate alındığında, her fırsatta devlet aklını ve ulusal değerleri savunan milliyetçi çevrelerin bu ziyareti sessizlikle geçiştirmesi izaha muhtaçtır. Kim ne derse desin bu tutumları, sözün bittiği yer olduğu gibi, devlet- tarikat ilişkilerine bakıştaki derin kırılmayı gözler önüne seriyor.

Mevlana Halid-i Bağdadi ve Türkiye'deki tarikatlara etkisi…

Mevlana Halid-i Bağdadi (1779–1827), İslam dünyasında Nakşibendilik tarikatının en yaygın kolu olan Halidiyye'nin kurucusu ve Kürt kökenli, tarikat lideri. Kuzey Irak’ın Süleymaniye bölgesindeki Caf aşiretine mensup olması nedeniyle doğduğu coğrafyada "Mevlana Halid-i Kürdi" olarak da anılır.

1809-1811 yılları arasında Hindistan'a giderek Abdullah Dehlevi'den icazet almış ve dönüşünde tarikatı dönemin İslam coğrafyasına hızla yaymıştır. Yaşadığı dönemde, bölgedeki Kürt aşiretleri arasındaki kan davalarını bitirerek Kürt nüfusu üzerinde geniş bir otorite kurmuş ve geleneksel Kadiri tarikatının yerine Nakşibendiliği baskın hale getirmiştir.

Mevlana Halid, Anadolu'ya kendisi gibi çok sayıda Kürt kökenli halife göndererek Türkiye'deki tasavvufi yapıyı ve halkın din anlayışını Eş‘arî anlayışa uygun şekillendirmiştir. Tarikatın kontrolündeki medreselerde eğitim dilinin Arapça ile birlikte Kürtçe olması, sonraki yıllarda ayrılıkçı Kürt ulusalcılığının gelişmesini sağladı.

Bugün Türkiye'de faaliyet gösteren İsmailağa, İskenderpaşa, Erenköy, Menzil veya Haznevilik gibi en bilinen Nakşibendî cemaatlerinin tamamı köken itibarıyla Halidiyye koluna dayanmaktadır.

Maalesef adı geçen bu tarikat takipçilerinin büyük bir kısmı Türk milletine mensuptur; inançta Mâtürîdî, amelde ise Hanefî olmalarına rağmen, tarihsel süreçte bu Halidî-Eş‘arî çizginin dönüştürdüğü din anlayışını benimsemişlerdir. 

Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki isyanlarda Halidi halifelerinin rolü ve Kürtçülük vurgusu…

Kürt kökenli Mevlana Halid-i Bağdadi, kurduğu Nakşibendî-Halidî yapılanmayı özellikle Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde yaygınlaştırdı. Medreselerinde Arapçanın yanında Kürtçeye de yer verdi. Yetiştirip bölgeye gönderdiği halifelerin önemli bir bölümünü ise Kürtlerden seçti.

Böylece oluşturduğu dinî ve hiyerarşik ağ, sonraki kuşaklarda Kürt kimliğinin dinî ve toplumsal kanallar üzerinden örgütlenmesine elverişli bir zemin oluşturmuş; bu silsileden gelen bazı şeyh ve aktörler, ilerleyen dönemde dinî-etnik karakter taşıyan Kürt hareketleri ve isyanlarında etkili roller üstlenmiştir.

1925 yılındaki Şeyh Said İsyanı'nın lideri Şeyh Said, Mevlana Halid'in en önemli halifelerinden Şeyh Ali Septi'nin torunudur. Şeyh Said, isyanı doğrudan bu köklü Nakşibendî-Halidî silsilesinden gelen nüfuz ve güç ağını kullanarak örgütlemişti.

Benzer şekilde 1930 yılındaki Menemen Olayı'nı başlatan Derviş Mehmet de Mevlana Halid silsilesinden gelen İstanbul merkezli Halidî şeyhi Erbilli Şeyh Esad'ın dergâhı ile irtibatlıydı ve Şeyh Esad, bu olay nedeniyle yargılanmıştı.

İngilizlerle ilişkiler ve Musul sorunu…

Mevlana Halid, tarikat eğitimini İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin Hindistan'ı fiilen sömürgeleştirdiği bir dönemde Delhi'de aldı. Bu konuda Arthur Buehler'in çalışmasında Mevlânâ Hâlid'in Delhi'deki çevresinin İngiliz yönetimiyle temaslarını görmek mümkün. Mevlânâ Hâlid 1809-1811 civarında Delhi'de Şah Gulâm Ali/Abdullah Dehlevî yanındadır. Delhi ise 1803'ten itibaren İngiliz askerî denetimi altındaydı.

Buehler'in çalışmasına göre İngiliz yetkili Archibald Seton, 1807'de Şah Abdülaziz'le -hem Şah Gulâm Ali'nin hem de Mevlânâ Hâlid'in hadis hocası- görüşüyor ve daha sonra kendi siyasi konumunu Abdülaziz'e destek sağlamak amacıyla kullanmaya çalışmıştır.

Seton, 24 Ekim 1806 tarihli yazısında Şah Abdülaziz'den övgüyle söz etmiş ve onun bir mülkiyet meselesindeki talebinin İngiliz Genel Valiliği tarafından olumlu değerlendirilmesini istemiştir.

Mevlânâ Hâlid'in daha sonraki hayatında da bir başka önemli İngiliz ismi karşımıza çıkmaktadır: Claudius James Rich. Rich, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin Bağdat'taki siyasi temsilcisiydi ve Hâlid'in faaliyet gösterdiği Baban-Süleymaniye çevresini yakından takip ediyordu.

Hâlid'in 1820'de Süleymaniye'den ayrılışına ilişkin bilgilerimizin önemli bir bölümü bizzat Rich'in gözlemlerine dayanmaktadır. Rich, Hâlid'in bölgede kazandığı büyük nüfuzu ve hakkındaki siyasi söylentileri kayda geçirmiştir.

Böylece tarihsel kayıtlarda iki ayrı İngiliz temas alanı ortaya çıkmaktadır: İlki, Mevlânâ Hâlid'in eğitim aldığı Delhi'deki Şah Abdülaziz–Şah Gulâm Ali çevresinin İngiliz Doğu Hindistan Şirketi yönetimi ve özellikle Archibald Seton'la ilişkileridir.

İkincisi ise Hâlid'in Ortadoğu'ya dönüşünden sonra İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin Bağdat temsilcisi Claudius James Rich'in Hâlid'i ve içinde bulunduğu siyasi-dinî çevreyi yakından izlemesidir.

Nitekim dönemin Bağdat Valisi Sait Paşa ve rakip din adamları, Mevlana Halid'i "Kürtleri kışkırtarak nifak çıkarmak" ve "İngiliz çıkarlarına hizmet etmekle" suçlamış, Padişah II. Mahmud'a bu yönde raporlar sunmuştur.

Cumhuriyet dönemindeki Şeyh Said İsyanı'nın, tam da Türkiye ile İngiltere arasında Musul müzakerelerinin yürütüldüğü sırada çıkması bu yapının İngiliz istihbaratıyla iş birliği içinde hareket ettiği şeklinde değerlendirilmiştir.

İngiltere'nin Musul'u elde etmek için kışkırttığı bu isyan sebebiyle Türkiye, Musul'a askeri müdahalede bulunamamış ve stratejik açıdan çok kritik olan bu bölge İngiliz mandasındaki Irak'a bırakılmak zorunda kalınmıştır.

Misak-ı Millî'den Musul'a ihanetin anatomisi…

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığında Musul Vilayeti, Türk ordusunun denetimindeydi. Ancak İngilizler, mütarekenin ardından Musul’u, daha sonra Kerkük ve Erbil’i işgal ederek bölgeyi ele geçirdi.

İngiliz işgaline karşı ilk önemli direnişlerden biri 1919 Mayıs’ında Süleymaniye merkezli olarak Şeyh Mahmut Barzanji önderliğinde ortaya çıktı. İngiliz kuvvetleri tarafından bastırılan hareketin ardından Şeyh Mahmut tutuklandı ve Hindistan’a sürgüne gönderildi.

28 Ocak 1920’de Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde kabul edilen Misâk-ı Millî ile Musul Vilayeti, Millî Mücadele’nin sınır ve egemenlik anlayışının önemli meselelerinden biri hâline geldi. Bu sırada İstanbul Hükûmeti ile Ankara’da gelişen Millî Mücadele hareketi arasındaki mücadele de sertleşmişti.

20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması’nın imzalanmasıyla Fransa ile Güney Cephesi büyük ölçüde kapandı. Böylece Millî Mücadele sırasında Antep ve çevresinde Kuvayı Milliye teşkilatının oluşturulmasında görev alan, bölge halkını ve aşiret yapısını yakından tanıyan Kaymakam Şefik Özdemir Bey’in Elcezire-Irak sahasında görevlendirilmesinin önü açıldı.

1922 yılına gelindiğinde İngilizlerin Kerkük, Erbil ve Revandiz bölgelerindeki askerî baskısı giderek artmıştı. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, 1 Şubat 1922’de Millî Müdafaa Vekâletine gönderdiği telgrafla bölgeyi ve aşiretleri tanıyan bir milis gücünün sevk edilmesini istedi.

Genelkurmay Başkanlığı bu görev için Kaymakam Özdemir Bey’i seçti. Özdemir Bey, “Elcezire ve Irak Teşkilatı ve Harekât-ı Umumiye-i Milliye Kumandanısıfatıyla görevlendirildi. Müfrezesinin temel amacı, Misâk-ı Millî kapsamında değerlendirilen bölgelerde Ankara Hükûmeti’nin nüfuzunu korumak, İngiliz ve Faysal yönetiminin hâkimiyetini genişletmesini engellemekti.

12 Haziran 1922’de Hakkâri’den yola çıkan Özdemir Bey müfrezesi, Şemdinan üzerinden ilerleyerek 19 Haziran’da Benaük’e ulaştı. Özdemir Bey, geçtiği bölgelerde Ankara Hükûmeti adına teşkilatlanmaya girişiyor, otorite boşluğundan kaynaklanan asayiş sorunlarını gidermeye çalışıyordu. Uzun süredir merkezî otoriteden uzak kalan bölge halkının bir bölümü onu Ankara Hükûmeti’nin temsilcisi olarak karşıladı ve kendisine “Özdemir Paşa diye hitap etmeye başladı.

Revandiz’de kontrolü sağlayan Özdemir Bey, faaliyetlerini Kerkük, Süleymaniye ve Musul yönünde genişletmeye çalıştı. Bu süreçte en önemli askerî başarılardan biri Derbent’te kazanıldı. 31 Ağustos 1922’de gerçekleşen Derbent Muharebesi’nde Özdemir Bey’in emrindeki kuvvetler, İngiliz birlikleri karşısında başarı sağladı. Böylece Ankara Hükûmeti’nin Revandiz ve çevresindeki askerî ve siyasi nüfuzu önemli ölçüde arttı.

Ancak Özdemir Bey’in bölgedeki varlığını sürdürebilmesi yalnızca Türkmenlerin desteğine bağlı değildi. İngiliz hâkimiyetine karşı kalıcı bir güç oluşturabilmek için Kürt aşiretlerinin de desteğinin alınması gerekiyordu. Tam bu noktada İngiltere’nin bölgedeki Kürt siyasi hareketleriyle ilişkisi belirleyici hâle geldi.

Şeyh Mahmut Barzanji/Berzenci kimden yana?

İngilizler daha önce kendilerine karşı ayaklanan Şeyh Mahmut Barzanji/Berzenci’yi tutuklayarak Hindistan’a sürmüşlerdi. Fakat 1922’de Özdemir Bey’in Revandiz çevresinde güç kazanması ve Ankara Hükûmeti’nin nüfuzunun Süleymaniye’ye doğru yayılma ihtimali dengeleri değiştirdi. İngiliz yönetimi, Şeyh Mahmut’u yeniden bölgeye getirerek Süleymaniye’deki siyasi yapılanmanın başına geçmesine imkân sağladı.

Bu geçiş döneminde Süleymaniye’deki yapılanmada Şeyh Abdulkadir Efendi de önemli bir konumdaydı. Özdemir Bey, 15 Eylül 1922’de Revandiz’den Şeyh Abdulkadir’e bir mektup gönderdi. Mektubunda İngiltere’nin bölgede bir Kürt devleti oluşturma siyasetinin Müslümanları birbirinden ayırmaya yönelik olduğunu savundu; Türk milletine düşman olan İngiltere’nin Müslüman Kürtlerin gerçek dostu olamayacağını belirtti. Gönderilen Türk müfrezesinin iyi karşılanmasını ve bölgenin Ankara Hükûmeti adına yönetilmesini istedi.

Adı gibi Nemrut, Mustafa Paşa!..

Bölgedeki siyasi yapılanmada dikkat çeken isimlerden biri de Nemrut Mustafa Paşa’ydı. İstanbul’daki Divan-ı Harp süreçlerinde önemli rol oynayan Nemrut Mustafa Paşa, daha sonra Süleymaniye merkezli Kürt yönetiminde görev aldı. Böylece Millî Mücadele’ye karşı İstanbul’da yer alan bazı isimlerle İngiliz nüfuzu altındaki bölgesel siyasi yapılanmalar aynı tarihsel çizgide yeniden karşı karşıya gelmiş oldu.

Özdemir Bey’in bütün girişimlerine rağmen Ankara’nın beklediği ölçüde geniş bir aşiret desteği oluşturulamadı. İngilizlerin hava gücü ve lojistik üstünlüğü de sahadaki dengeyi giderek değiştirdi. İngiliz kuvvetlerinin artan baskısı, hava bombardımanları ve yerel desteğin zayıflaması sonucunda Özdemir Bey müfrezesi 1923 baharında Revandiz’den çekilerek İran sınırı yönüne hareket etmek zorunda kaldı.

Fakat Musul meselesi kapanmadı!..

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nın 3. maddesinin 2. fıkrası uyarınca Türkiye-Irak sınırının, dolayısıyla Musul Vilayeti’nin geleceğinin Türkiye ile İngiltere arasında yapılacak görüşmelerle belirlenmesine karar verildi.

Bu amaçla 1924 Mayıs-Haziran aylarında Haliç Konferansı toplandı. Türkiye ile İngiltere arasında Musul konusunda anlaşma sağlanamayınca mesele uluslararası zemine taşındı.

Tam bu kritik dönemde, Şubat 1925’te Doğu Anadolu’da Şeyh Sait İsyanı başladı. İsyan, Türkiye’nin askerî ve siyasi gücünü iç güvenlik meselesine yöneltmesine neden oldu ve Musul konusunda Ankara’nın hareket alanını önemli ölçüde daralttı.

Son aşama 5 Haziran 1926’da imzalanan Ankara Antlaşması’yla geldi. Türkiye-Irak sınırı büyük ölçüde bugünkü şekliyle kesinleşirken Musul Vilayeti, Irak sınırları içerisinde kaldı. Türkiye’ye ise Irak’ın Musul petrollerinden elde edeceği gelir üzerinden belirli süre ve oranda pay verilmesi kararlaştırıldı.

Böylece 1918’de başlayan Musul mücadelesi; İngiliz işgali, yerel aşiret dengeleri, Şeyh Mahmut Barzanji/Berzenci hareketi, Özdemir Bey’in Revandiz Harekâtı, İngiliz hava üstünlüğü, Lozan görüşmeleri, Haliç Konferansı, Şeyh Sait İsyanı ve nihayet 1926 Ankara Antlaşması’yla birbirine bağlanan uzun bir tarihsel sürecin sonunda Türkiye açısından kapanmış oldu.

Musul ve Kerkük’ü kim sattı?

Bugün “Misâk-ı Millî sınırları içerisinde değerlendirilen Musul ve Kerkük neden Türkiye sınırlarının dışında kaldı? diye soranların yalnızca Lozan’a veya 1926 Ankara Antlaşması’na bakması yeterli değildir.

İngilizlerin bölgedeki siyasetini, aşiretler arasındaki mücadeleyi, Ankara’nın Revandiz üzerinden yürüttüğü askerî harekâtı, yerel siyasi aktörlerin tercihlerini ve Türkiye’nin Musul meselesinin en kritik aşamasında karşı karşıya kaldığı iç isyanları birlikte değerlendirmek gerekir.

Özdemir Bey’in Revandiz’de yürüttüğü mücadele bu nedenle yalnızca unutulmuş bir askerî harekât değildir. Musul’un kaybediliş sürecinin sahadaki askerî, siyasi ve toplumsal boyutlarını gösteren önemli tarihsel halkalardan biridir.

Ortadoğu’da bugün yaşanan gelişmeleri anlamak isteyen Türk devlet aklı da yaklaşık bir asır önce Musul, Kerkük, Erbil, Süleymaniye ve Revandiz hattında yaşananları unutmamalıdır.

Çünkü bölgede isimler, sınırlar ve ittifaklar değişse de büyük güçlerin yerel unsurlar üzerinden yürüttüğü nüfuz mücadelesinin temel mantığı bütünüyle ortadan kalkmış değildir.

Türk Budunu, Ortadoğu’ya yalnızca bugünün penceresinden değil; Musul’dan Kerkük’e, Revandiz’den Süleymaniye’ye uzanan tarihsel hafızanın gözüyle bakmalıdır. Geçmişte kimlerin yanında durduğunu, kimlerin hangi hesaplarla karşısına çıktığını unutmadan dostunu da düşmanını da iyi tanımalı; devlet aklını bu hafıza, tecrübe ve millî şuur üzerine kurmalıdır.

Mehmet Âkif Ersoy boşuna terennüm etmemiş; “Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez; Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter:

YAZARIN DİĞER YAZILARI