NATO’nun pusulası Ankara’ya döndüğüne göre Türkiye, İttifak'ın stratejik merkezidir!

10 Tem 2026 - 05:17 YAYINLANMA

NATO’nun pusulası Ankara’ya döndüğüne göre Türkiye, İttifak'ın stratejik merkezidir!

Ömür Çelikdönmez yazdı;

NATO’nun pusulası Ankara’ya döndüğüne göre Türkiye, İttifak'ın stratejik merkezidir!

Ankara’da 7–8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilen 36. NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi, Türkiye’nin yalnızca güçlü bir NATO müttefiki olduğunu göstermedi. ZirveAtlantik İttifakı’nın güvenlik haritasının Batı Avrupa merkezli eski ekseninden KaradenizKafkasyaDoğu Akdeniz ve Orta Doğu hattına doğru kaydığını ortaya koymakla kalmadı, aynı zamanda Pax Turcica/Türk Çağını tescilledi.

Liderlerin Ankara Zirvesindeki hâlleri…

Ankara’daki NATO zirvesinin magazinel yönü, liderlerin sergilediği tuhaf hareketler ve kameralara yansıyan komik anlarla sosyal medyayı meşgul etti. Zirvenin magazin kraliçesi ilan edilen İtalya Başbakanı Giorgia MeloniDonald Trump’ın salona geç kalması ve ardından kürsüye çıktığında yaptığı o tuhaf "Japonya İslam Cumhuriyeti" gafı sırasında sergilediği göz devirme resitaliyle anında viral bir internet akımına dönüştü.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise Ankara’nın Temmuz sıcağından mı yoksa ülkesindeki iç siyasi krizleri gizlemek için mi bilinmez, alana Cannes Film Festivali'ne gelmiş gibi son derece havalı ve koyu renkli güneş gözlükleriyle giriş yaparak tam bir Hollywood havası estirdi.

36. NATO Liderler Zirvesi için Türkiye’de bulunan Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, zirvenin ikinci gününde toplantı alanına giderken kameralara yansıyan yürüyüşüyle gündemdeydi. Yunan liderin yürüyüşü, usta oyuncu Kemal Sunal'ın “Sahte Kabadayı” filmindeki yürüyüşüne benzetildi.

Akşam yemeğinde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderlere kendi yazdığı kitabı hediye ettiği anlarda Yunanistan Başbakanı Kiryakos Mitsotakis'in kitabı eline alıp ön ve arka kapağını incelerken takındığı o şaşkın, "Şimdi bunu ne yapacağım?" der gibi yapay gülümsemesi paparazzilerin gözünden kaçmayarak zirvenin en neşeli karelerinden biri oldu.

Donald Trump ise diz kapaklarına kadar inen o ikonik uzun kırmızı kravatı ve her zamanki saç tasarımıyla dikkat çekerken, resmi yemekteki geleneksel Türk mutfağı yerine ısrarla fast-food ve kola talep etmesiyle mutfak ekibine kısa süreli bir kriz yaşatarak yine tüm odağı üzerinde topladı.

Japonya Dışişleri Başkanının NATO'nun falına bakması ne anlama geliyor?

Japonya Dışişleri Bakanı Toshimitsu Motegi’nin Ankara NATO Zirvesi sırasında Türk kahvesi içip fincanını kapatarak, “Bundan sonra uluslararası durumun nasıl gelişeceğini falda görmeye çalışacağım” mesajı vermesi, sıradan bir kültürel jestin ötesinde mi?

Bu paylaşım; bir yandan Türkiye’ye yönelik kültürel yakınlık ve kamu diplomasisi mesajı verirken, diğer yandan Ankara Zirvesi sonrasında dünya siyasetindeki belirsizliğe ince ve mizahi bir gönderme olabilir mi?

Japonya’nın Avrupa-Atlantik güvenliği ile Hint-Pasifik güvenliğini giderek daha fazla birbirine bağlı gördüğü dikkate alındığında, “geleceği okuma metaforunun Türk kahvesi falı üzerinden verilmesi dikkat çekici. Mesajı gizli bir siyasi şifre olarak değil; küresel belirsizlik, Türkiye’ye kültürel jest ve Japonya’nın NATO ile yakınlaşması ekseninde okumak daha doğru olacaktır.

Bu yeni güvenlik kuşağının tam merkezinde Türkiye…

NATO'nun Ankara Zirvesi yalnızca liderlerin toplandığı diplomatik bir organizasyon olarak değerlendirilmemeli. Bu zirve, NATO’nun değişen tehdit algısının, savunma ekonomisinin ve askerî yapılanmasının Türkiye’nin jeopolitik etki alanıyla giderek daha fazla örtüştüğünün de facto ilanıdır.

NATO’nun resmî sonuçlarında kolektif savunmanın güçlendirilmesi, savunma üretiminin artırılması, hava ve füze savunması, hassas vuruş sistemleri, insansız araçlar, karşı-drone teknolojileri, enerji altyapısı ve Ukrayna’ya askerî destek başlıkları öne çıktı.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu dönüşümü açıkça “NATO 3.0” olarak tanımlasa da yeni süreçte NATO 3.0’ın coğrafi ağırlık merkezi, Brüksel’den veya Berlin’den ibaret değildir. Yeni NATO’nun güvenlik sorunlarının büyük bölümü Türkiye’nin çevresinde toplanmaktadır.

NATO’nun yeni tehdit haritasının ortasında Türkiye var…

Rusya–Ukrayna Savaşı, Karadeniz’i bir cephe hattına dönüştürdü. İran ve Hürmüz Boğazı çevresindeki krizler, küresel enerji güvenliğini tehdit ediyor. Suriye ve Irak’taki gelişmeler terör, göç ve sınır güvenliği meselelerini canlı tutuyor. Kafkasya’da ulaşım koridorları ve güç dengeleri yeniden şekilleniyor. Doğu Akdeniz’de enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve askerî varlık mücadeleleri devam ediyor.

NATO’nun resmî zirve açıklamasında İran’ın nükleer silaha sahip olmaması gerektiğinin belirtilmesi ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer serbestisinin korunmasına özel vurgu yapılması, İttifak’ın artık yalnızca Rusya’ya ve Avrupa’nın doğu sınırlarına bakmadığını gösteriyor.

Bu tablo, Türkiye’nin değerini artırmaktadır. Çünkü TürkiyeKaradeniz’e geçişi kontrol eden, Rusya ile doğrudan ilişki kurabilen, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunan, İran’la sınırdaş olan, Kafkasya’ya açılan, Orta Doğu’daki krizleri doğrudan yaşayan ve Akdeniz’de güçlü askerî varlık bulunduran tek NATO ülkesidir.

NATO, Türkiye olmadan sürdürülebilir bir güvenlik siyaseti geliştiremez!...

NATOTürkiye olmadan bu coğrafyaların hiçbirinde kapsamlı ve sürdürülebilir bir güvenlik siyaseti geliştiremez. Bu nedenle Türkiye artık NATO’nun “güneydoğu kanadı şeklindeki dar tanıma sığmamaktadır. Türkiyeİttifak’ın kanadında değil; KaradenizBalkanlarKafkasyaDoğu Akdeniz ve Orta Doğu’yu birbirine bağlayan merkezindedir.

Ankara Zirvesinin asıl mesajı: Savunma artık sadece asker sayısı değil, sanayidir…

Ankara Zirvesi’nde 50 milyar avronun üzerinde yeni savunma tedarik anlaşması açıklandı. NATO’nun hava ve füze savunması, derin hassas vuruş kapasitesi, insansız sistemler, istihbarat teknolojileri ve ileri askerî kabiliyetlere yönelik yatırımlarını büyüteceği bildirildi. Türkiye'nin savunma sanayisinde elde ettiği başarıların ve kararlılığın ne kadar isabetli olduğu anlaşıldı.

Ayrıca karşı-insansız hava araçları alanındaki “Drone Edge girişimi kapsamında önümüzdeki beş yıl içinde 40 milyar dolardan fazla yatırım yapılması kararlaştırıldı. NATO’nun yakıt depolama ve dağıtım altyapısını modernleştirmek için de 27 milyar avroluk yeni yatırım açıklandı.

Bu kararlar Türkiye açısından sıradan rakamlar değildir.

Türk savunma sanayii insansız hava araçları, elektronik harp, füze ve mühimmat, zırhlı araçlar, savaş gemileri, hava savunma sistemleri ve askerî yazılım alanlarında önemli bir üretim kabiliyetine ulaştı. Türkiye’nin önündeki asıl fırsat, NATO’nun yeni savunma harcamalarının yalnızca müşterisi değil, temel üreticilerinden biri olmaktır.

Fakat bunun için Ankara’nın öncelikle NATO içindeki örtülü savunma ambargolarını ve Türk şirketlerini dışlayan siyasi engelleri gündeme getirmesi gerekir. NATO’nun savunma ticaretindeki engelleri kaldırma ve transatlantik sanayi iş birliğini genişletme kararı, Türkiye tarafından diplomatik bir kaldıraç olarak kullanılmalıdır.

Müttefiklik tek taraflı fedakârlık değildir.

Türkiye’den NATO’nun güvenliği için askerî güç, üs, lojistik destek ve siyasi risk üstlenmesi bekleniyorsa Türk savunma şirketlerinin de İttifak’ın tedarik zincirlerine eşit biçimde kabul edilmesi gerekir. Vermeden almak yok.

F-35 ve CAATSA konusunda Ankara’da buzlar çözüldü, ancak henüz duvar yıkılmadı…

Ankara Zirvesi’nin Türkiye açısından en dikkat çekici gelişmelerinden biri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasındaki görüşmede F-35, KAAN savaş uçağının motorları ve CAATSA yaptırımlarının gündeme gelmesidir.

TrumpTürkiye’nin F-35 programına yeniden dâhil edilmesinin değerlendirilebileceğini söylerken, CAATSA yaptırımları konusunda ilgili bakanlarla çalışma yürütüldüğünü ve “dostlara yaptırım uygulamak istemediklerini açıkladı. Bu açıklamalar önemlidir fakat henüz kesin sonuç değildir. Türklerin boş lafa karınlarının tok olduğunu daha anlamadılarsa bu da onların ayıbı.

Türkiye, F-35 programına resmen dönmüş değildir. CAATSA yaptırımları da hukuken kaldırılmış değildir. Bu nedenle ortaya çıkan tabloyu bir zaferden çok, siyasi kilidin açılması olarak değerlendirmek gerekir. Bekleyip göreceğiz!

Ankara’nın bundan sonraki hedefi sözlü iyi niyeti, bağlayıcı kararlara dönüştürmek olmalıdır. Türkiye’nin program için daha önce yaptığı ödemeler, Türk şirketlerinin üretim zincirindeki hakları ve hava kuvvetlerinin ihtiyaçları birlikte ele alınmalıdır.

F-35 meselesi yalnızca savaş uçağı tedariki değildir. Bu dosya, Türk-Amerikan stratejik ilişkilerinin ve Türkiye’nin Batı savunma teknolojileriyle gelecekteki bağlantısının sembolüdür. Ankara Zirvesi bu kapıyı yeniden aralamıştır. Ancak kapının tamamen açılması için Washington’un somut adım atması gerekmektedir.

Türkiye’nin Rusya dengesi NATO için engel değil, stratejik değerdir...

NATO ülkeleri Ankara’da Ukrayna’ya 2026 yılında en az 70 milyar avroluk askerî teçhizat, eğitim ve yardım sağlanmasını; 2027 yılında da en az aynı düzeyde desteğin sürdürülmesini kararlaştırdı. Bu karar, NATO’nun Rusya karşısındaki tutumunun yumuşamayacağını gösteriyor. NATO'nun Avrupa kanadı, Rusya-Ukrayna Savaşı'nın devamından yana olduğunu bir kez daha belli etti.

Türkiye açısından ise zor bir denge ortaya çıkıyor. AnkaraUkrayna’nın toprak bütünlüğünü desteklerken Rusya ile enerji, turizm, ticaret, nükleer enerji ve bölgesel diplomasi alanlarında kapsamlı ilişkiler yürütüyor. Fakat Türkiye’nin Moskova ile konuşabilmesi NATO açısından bir zaaf değildir. Aksine İttifak’ın diğer üyelerinde bulunmayan önemli bir diplomatik imkândır. Kıskananlar çatlasın!

Trump’ın Ankara’daki açıklamalarında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Erdoğan’a büyük saygı duyduğunu ve Türkiye’nin Rusya–Ukrayna meselesinin çözümüne katkı sağladığını belirtmesi de Ankara’nın arabuluculuk kapasitesinin Washington tarafından kabul edildiğini gösteriyor.

Türkiye’nin çıkarı Rusya ile bütün köprüleri yıkmak değildir. Ankara’nın stratejik değeri, gerektiğinde Moskova’ya karşı caydırıcılığın içinde yer alırken gerektiğinde Kremlin’le doğrudan temas kurabilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu yönüyle TürkiyeNATO’nun Rusya’ya karşı ileri karakolu değil, Batı ile Rusya arasındaki dengeyi etkileyebilen bağımsız bir bölgesel güç olduğunu kör göze parmak dercesine ortaya koymuştur.

Montrö NATO’ya feda edilemez!..

Karadeniz’in NATO’nun öncelikli güvenlik alanlarından biri hâline gelmesi Türkiye’nin stratejik önemini artırırken ciddi riskleri de beraberinde getirmektedir. NATO’nun Karadeniz’de daha görünür olmak istemesi anlaşılabilir. Ancak bu istek Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden kaynaklanan yetkilerini tartışmaya açmamalıdır. Nitekim bu konuda asker sivil güvenlik bürokrasisi ve iktidar arasında sessiz mutabakat olduğu söylenebilir.

Montrö yalnızca tarihî bir sözleşme değildir. Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki egemenliğini, Karadeniz’deki askerî dengeyi ve kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemilerine getirilen sınırlamaları koruyan temel güvenlik belgesidir. Karadeniz güvenliği, NATO’nun kontrolsüz askerî genişlemesiyle değil, Türkiye’nin bağımsızlığı, çıkarları ve belirlediği hukuki ve stratejik sınırlar içinde sağlanmalıdır. Ankara’nın bu konuda taviz vermesi, Türkiye’nin elde ettiği jeopolitik üstünlüğü kendi eliyle aşındırması anlamına gelmez mi? Kim bu aşınmayı görmezden gelebilir?

Türkiye, İran konusunda oldu-bitti istemez!..

Ankara Bildirgesi’nde İran’ın nükleer silah sahibi olmaması gerektiğinin belirtilmesi Türkiye’nin de paylaşabileceği bir güvenlik yaklaşımıdır. Ancak bu hiçbir zaman İran’a yönelik yeni askerî müdahalelere göz yummasını gerektirmez. Çünkü İran, bin yıllık tarihinde Türk toprağıdır. Halkının büyük bir kısmı Türk’tür.

İran’daki bir devlet çöküşü; yeni göç dalgaları, sınır güvenliği sorunları, mezhep çatışmaları, enerji krizleri ve ayrılıkçı hareketlerin güçlenmesi anlamına gelebilir. Bu nedenle Türkiye ne İran’ın nükleer silah sahibi olmasını ne de İran’ın parçalanmasına gönlü razı değildir.

AnkaraNATO içerisindeki ağırlığını askerî tırmanmayı teşvik etmek için değil, diplomatik çözümleri ve bölgesel istikrarı savunmak için kullanma konusunda tecrübelidir. Türkiye’nin müttefikliği, başka ülkelerin hazırladığı her askerî plana kayıtsız şartsız katılmak anlamına gelmez. Gerçek müttefiklik, Türkiye’nin güvenlik kaygılarının da aynı ciddiyetle dikkate alınmasını gerektirir.

Ankara Zirvesi Türkiye için sonuç değil, büyük pazarlığın başlangıcıdır!..

Ankara Zirvesi’nde Türkiye’nin jeopolitik ağırlığı açık biçimde ortaya çıktı. NATO’nun kendi tanıtımında da Türkiye’nin Akdeniz ile Karadeniz arasındaki geçişi düzenleyen, küresel güvenlikte hayati rol oynayan ve İttifak’ın ikinci büyük ordusuna sahip ülke olduğu vurgulandı.

Ancak jeopolitik önem tek başına yeterli değildir. Türkiye, bu önemi somut kazanımlara dönüştürmek zorundadır: Savunma sanayii siparişlerinde daha büyük pay alınmalıdır. CAATSA yaptırımları tamamen kaldırılmalıdır. F-35 dosyası Türkiye’nin haklarını koruyan bir çözüme bağlanmalıdır. KAAN için gerekli motor ve teknoloji kısıtlamaları aşılmalıdır.

Türk savunma şirketlerine yönelik açık veya örtülü ambargolar sona erdirilmelidir. Terörle mücadelede müttefikler arasında çifte standart kabul edilmemelidir. Montrö rejimi ve Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki egemenliği tartışma konusu yapılmamalıdır. NATO’nun Türkiye’ye ihtiyacı olduğu açıktır. Bundan sonraki mesele Türkiye’nin NATO’ya ne vereceği değil, verdiği askerî, siyasi ve stratejik katkıların karşılığında ne elde edeceğidir.

Hülasa; NATO, Ankara’ya geldi, çünkü güvenliğin merkezi Ankara’ya yaklaştı. Ankara Zirvesi’nin en önemli sonucu, Türkiye’nin NATO içindeki stratejik konumunun yeniden tarif edilmesidir. Türkiye, artık İttifak’ın yalnızca sınırlarını koruyan bir ülke değildir. TürkiyeKaradeniz’in kapısını tutan, Orta Doğu’daki gelişmeleri etkileyen, Kafkasya’ya açılan, Balkanlar’la bağ kuran, savunma teknolojisi üreten ve Moskova ile Washington’la aynı anda konuşabilen merkez ülkedir.

NATO liderleri Ankara’ya yalnızca toplantı yapmak için gelmedi!..

İttifak’ın karşı karşıya bulunduğu savaşlar, enerji krizleri, göç hareketleri, terör tehditleri ve jeopolitik rekabet alanları Türkiye’nin çevresinde yoğunlaştığı için geldi. Dolayısıyla Ankara Zirvesi’nin gerçek mesajı şudur: NATO’nun gelecekteki güvenlik sistemi Türkiye’siz kurulamaz. Bununla birlikte Türkiye'nin bu vazgeçilmez konumunu karşılıksız bir sadakat ilişkisine dönüştürmesini bekleyenler Türkçe tabirle avuçlarını yakar.

Ankara bundan sonra NATO içerisindeki rolünü “sadık kanat ülkesi anlayışıyla değil, çıkarlarını pazarlık konusu yapan bağımsız bir merkez güç anlayışıyla yürüteceğini her hâliyle deklare etmiştir. Çünkü stratejik önem ancak millî çıkarlara dönüştürülebildiği ölçüde değerlidir.

Türkiye'nin NATO Zirvesindeki sembolik mesajı…

Türk devlet geleneğinde silah hediyesinin sembolizminden söz etmek gerekir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ınAnkara’da düzenlenen NATO Zirvesi marjında üye ülkelerin devlet ve hükümet başkanlarına Türkiye’de özel olarak üretilen özgün ateşli silahları takdim etmesi, zirvenin en dikkat çekici diplomatik jestlerinden biri olmuştur.

Küresel güvenliğin ve askeri ittifak bağlarının yeniden şekillendiği bir dönemde gerçekleşen bu sembolik takdim, ilk bakışta modern bir savunma sanayisi tanıtımı gibi görünse de aslında kökleri binlerce yıllık bir geçmişe uzanan derin bir kültürel kod barındırmaktadır.

Türk devlet geleneğinde yabancı liderlere silah hediye etmek, köklü bir mirası modern stratejik mesajlarla birleştiren derin bir sembolizme sahiptir. NATO Zirvesi gibi küresel bir platformda sergilenen bu jest, öncelikle en yüksek düzeydeki güveni, sadakati ve ortak bir "emniyet kuşağı" oluşturma ahdini temsil eder. Türk kültüründe egemenlikle eş değer görülen silahın takdimi, "Sana güveniyorum ve ortak savunmanın arkasındayım" mesajını taşır.

​Aynı zamanda bu eylem, Türkiye'nin savunma sanayisindeki bağımsızlığını ve askeri-teknolojik gücünü gösteren zarif bir caydırıcılık nişanesidir. Tarihte hakanların ittifak kurdukları liderlere silah vererek sunduğu koruma taahhüdü ve Osmanlı diplomasisindeki ihtişam vurgusu, bugün de masada ve sahada "güçlü aktör" imajını pekiştirir.

Sonuç olarak liderlere silah armağan edilmesi; kökleri Orta Asya'dan Osmanlı protokolüne uzanan Cihan Şümul Kadim Türk Devletinin güç, sadakat ve ortak kader kavramlarının modern diplomatik dünyaya kültürel bir aktarımıdır. Mesaj adrese teslimdir.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter:

YAZARIN DİĞER YAZILARI