Bu Bir Yolsuzluk Yazısı Değildir
BU, KİMİN KİMDEN HESAP SORABİLDİĞİ YAZISIDIR.
Kim kimi denetliyor?
Kim kimi yargılıyor?
Kimden hesap soruluyor, kim hesap vermeden yoluna devam ediyor?
Adaletin terazisi herkese aynı ölçüyü mü uyguluyor, yoksa tartılan kişi değiştikçe ölçü de mi değişiyor?
Türkiye'de bugün sorgulanması gereken yalnızca ortaya çıkarılan usulsüzlükler değil, o usulsüzlükleri önlemekle yükümlü sistemin nasıl işlediğidir.
Belediyelerde ihaleye fesat karıştırma, rüşvet, zimmet ve görevi kötüye kullanma iddiaları araştırılıyor.
Araştırılsın.
Suç şüphesi varsa soruşturulsun.
Deliller değerlendirilsin.
Sorumluluğu kesinleşenler hukuk önünde hesap versin.
Hukuk kimseye dokunulmazlık sağlamamalı.
Hukuk kimseye karşı seçici de uygulanmamalı.
Ekim ayında Çukurova Belediyesi soruşturmasında 34 kişi tutuklandı.
Milas Belediyesi soruşturmasında 35 şüphelinin gözaltına alındığı, 18 kişinin tutuklandığı bildirildi.
Bunlar mahkûmiyet değil, adli süreçlerdir.
Adaletin varlığı, yalnızca suçlananların yargılanmasıyla değil, suç isnadının kimden geldiğine ve kime yöneldiğine bakılmaksızın aynı hukukun uygulanmasıyla ölçülür.
Bir belediyenin ihalesini inceleyen mekanizma, merkezi yönetimin harcamalarını da aynı kararlılıkla inceliyor mu?
Sayıştay'ın tespit ettiği usulsüzlükler hangi yaptırımlara dönüşüyor?
Raporlar hazırlanıyor.
Bulgular kayda geçiriliyor.
Sonra ne oluyor?
Bir usulsüzlüğün ortaya çıkarılması başarıysa, o usulsüzlüğün zamanında önlenememesi kimin sorumluluğudur?
Şimdi yatırım fonlarına bakalım.
Sermaye Piyasası Kurulunun 131 yatırım fonuna ilişkin tasfiye kararı, finansal denetimin kapsamını ve yatırımcı haklarının nasıl korunduğunu yeniden gündeme taşıdı.
Fon işlemlerine ilişkin soruşturmalarda ciddi usulsüzlük iddiaları araştırılıyor.
İlgili kurumların üst yönetiminde görev değişiklikleri yaşandı.
Soruşturma açıldı.
Yöneticiler değişti.
Denetimin neden zamanında işlemediği sorusu ise ortada duruyor.
İlk uyarı ne zaman yapıldı?
Hangi işlemler ne zaman fark edildi?
Hangi tedbirler alındı?
Hangileri alınmadı?
Denetim, zararı önlemek için mi vardır, zarar ortaya çıktıktan sonra kayda geçirmek için mi?
Fon skandalını Cumhurbaşkanı'na yönelik bir ihanet olarak nitelendiren siyasi açıklama da yapıldı.
Oysa burada sorulması gereken çok daha temel bir soru var.
Bir usulsüzlüğün ağırlığı, hangi siyasi makamın yanıltıldığıyla mı, hangi hakkın ihlal edildiğiyle mi ölçülür?
Yıllarca biriktirdiği parasını değerlendirmek isteyen yurttaşın hakkı nerede?
Bir çocuğun geleceği için ayrılmış birikimin güvencesi nerede?
Yatırımcının parasını korumakla görevli denetim sistemi nerede?
Bir kamu zararının siyasi makama ihanet olarak tanımlanması, zararın gerçek muhatabını değiştirmez.
Devletin görevi kişilere duyulan sadakati değil, hukuku ve yurttaşın hakkını korumaktır.
Cezai sorumluluk delille belirlenir.
Siyasi ve kurumsal sorumluluk ise yalnızca ceza soruşturmasıyla sınırlı değildir.
Görevden alma, hesap vermenin yerine geçmez.
Terazinin diğer kefesinde ekonomi var.
TÜRK-İŞ'in Eylül 2026 araştırmasına göre dört kişilik bir ailenin aylık açlık sınırı 37 bin 801 lira, yoksulluk sınırı 123 bin 130 lira.
Bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti 48 bin 885 lira.
2026 yılında net asgari ücret 28 bin 75 lira 50 kuruş.
Bir ailenin yoksulluk sınırına ulaşabilmesi için yaklaşık 4,4 net asgari ücret gerekiyor.
Bir net asgari ücret, bekâr bir çalışanın hesaplanan aylık yaşama maliyetinin yalnızca yüzde 57'sini karşılıyor.
Dört kişilik ailenin yalnızca gıda harcaması, bir net asgari ücreti yaklaşık 9 bin 725 lira aşıyor.
Bunlar aynı hanede kaç kişinin çalıştığını değil, ücret ile yaşam maliyeti arasındaki mesafeyi gösteriyor.
Üretici üretiyor, kazanamıyor.
Tüketici çalışıyor, satın alamıyor.
Üreten maliyetin altında eziliyor.
Tüketen fiyatın altında eziliyor.
Birinin emeği karşılık bulmuyor.
Diğerinin geliri ihtiyacına yetişmiyor.
İkisinin arasındaki maliyet zincirinin hesabını kim veriyor?
Tarlada alıcı bulamayan ürün, market rafında tüketicinin ulaşmakta zorlandığı bir fiyata satılabiliyor.
Akaryakıt, enerji, nakliye, depolama, kira, işçilik, finansman ve vergiler üretimden tüketime uzanan maliyet zincirini oluşturuyor.
Bu zincirin her halkası bir maliyet yaratıyor.
O maliyetlerin hangisi zorunlu, hangisi azaltılabilir, hangisi denetlenebilir?
Üreticinin eline geçen tutarla tüketicinin ödediği fiyat arasındaki farkı kim, hangi verilerle açıklıyor?
Tarlada satılamayan ürünün rafta satın alınamaması, yalnızca bir fiyat meselesi değil, üretimden tüketime uzanan ekonomik düzenin sorgulanması gereken sonucudur.
Üretim sürdürülemez, tüketim karşılanamaz hâle geldiğinde sorun yalnızca piyasaya bırakılamaz.
Ekonomiyi yönetenlerin kararları da denetlenmeli, sonuçları da sorgulanmalıdır.
Bütün bunların ortak bir sonucu var.
GÜVEN KAYBI.
AREA Araştırma'nın Ekim 2026 çalışmasında seçmenlerin yüzde 23,5'i kararsız olduğunu veya hiçbir partiyi tercih etmediğini belirtiyor.
Bu oran seçmenlerin çoğunluğu değil.
Yaklaşık her dört seçmenden birinin bir parti tercihi bildirmemesi, görmezden gelinecek bir sonuç da değil.
Kararsızlığın nedenleri farklı olabilir; önemli olan, bu tercihsizliğin ne kadarının siyasi güven kaybından kaynaklandığını araştırmaktır.
Yıllardır erken seçim çağrıları yapılıyor.
Sandığın ne zaman kurulacağı tartışılıyor.
Sandık kurulduğunda yurttaşın kime, neye güveneceği ise yeterince tartışılıyor mu?
Seçim yapılınca adaletin tarafsızlığına duyulan güven kendiliğinden geri gelir mi?
Denetim eksiklikleri sandık sonucuyla ortadan kalkar mı?
Seçim, yönetimi değiştirme imkânıdır.
Güven ise yönetimin her gün yeniden hak etmek zorunda olduğu bir sorumluluktur.
Adalete güven.
Kamu kurumlarına güven.
Ekonomiye güven.
Birikimini koruyabileceğine güven.
Ürettiğinde emeğinin karşılığını alabileceğine güven.
Hesap sorulamayan yerde güven zayıflar.
Denetlenmeyen yetki, sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Gazetecilik faaliyetleri nedeniyle soruşturma ve tutuklama tartışmalarının yaşandığı bir ülkede, kamu adına soru sorma hakkı korunmadan denetimin bağımsızlığından nasıl söz edilebilir?
İki genç kadının, Milli Eğitim Bakanı'na yönelik protesto pankartı nedeniyle tutuklanması da aynı soruyu gündeme getiriyor.
Bir kamu yöneticisinin istifasını istemek hangi koşullarda cezai tehdit sayılabilir?
Eleştiri hakkıyla suç arasındaki sınır hangi hukuki ölçütlerle çiziliyor?
Tutuklama son çare olması gereken bir tedbirse, bu olayda neden gerekli görüldü?
Yurttaşın kamu gücünü eleştirme hakkı korunmadan, kamu gücünün denetlenmesinden nasıl söz edilebilir?
Soruşturma açılması, denetimin zamanında yapıldığını kanıtlamaz.
Suçun ortaya çıkarılması, suçun neden önlenemediği sorusunu ortadan kaldırmaz.
İşte sistemin sorgulanması gereken noktası burasıdır.
Çözüm, yeni suçlamalar üretmekte değil, mevcut denetim mekanizmalarını herkes için işler hâle getirmektedir.
Kamu ihalelerinin bütün aşamaları, ticari sır ve kişisel verilerin korunması gözetilerek erişilebilir ve denetlenebilir olmalıdır.
Her önemli Sayıştay ve kamu denetimi bulgusunun üç aşaması izlenebilir olmalıdır: Tespit, işlem ve sonuç.
Hangi kurum, hangi işlemi, ne zaman usulsüz buldu?
Hangi yetkili kurum ne yaptı?
Kamu zararı giderildi mi?
Aynı sorunun tekrarlanmaması için ne değiştirildi?
Bu soruların yanıtları, soruşturmanın gizliliği ve kişisel haklar korunarak kamuoyuna açıklanmalıdır.
Finansal piyasalarda denetim uyarılarının nasıl değerlendirildiği, hangi önlemlerin alındığı ve mağduriyetlerin nasıl giderildiği izlenebilir olmalıdır.
Üreticiden tüketiciye uzanan fiyat zinciri ürün bazında takip edilmeli; enerji, lojistik, finansman ve aracılık maliyetleri karşılaştırılabilir verilerle ortaya konulmalıdır.
Yargının bağımsızlığı, masumiyet karinesi ve hukukun herkese eşit uygulanması güvence altında tutulmalıdır.
Siyasi sorumluluk ile cezai sorumluluk birbirine karıştırılmadan, her ikisinin de hesap verme yolları açık tutulmalıdır.
Bir ülkenin gücü, kaç kişiyi gözaltına aldığıyla değil, hukuksuzluğu ne ölçüde önleyebildiğiyle de değerlendirilmelidir.
Adaletin terazisi yalnızca güçsüzü tartıyorsa dengeden söz edilemez.
Hukukun gücü, kime dokunabildiğiyle değil, kim olursa olsun aynı ölçüyü uygulayabilmesiyle ortaya çıkar.
O teraziyi dengede tutacak olan kişilerin iradesi değil, bağımsız hukuk ve hesap verebilir kurumlardır.
Sandığın tarihini değiştirmek mümkündür.
Asıl mesele, sandık kurulduğunda yurttaşın yeniden güvenebileceği bir düzenin kurulup kurulmadığıdır.
