Yazmak İstemediğimi de Yazmak Zorundamıyım

08 Eki 2026 - 18:44 YAYINLANMA

Katliamların yıl dönümlerini yazmak istemiyorum.

Kadınların öldürülmesini, çocukların istismar edilmesini, öğretmenlerin okullarda saldırıya uğramasını yazmak istemiyorum.

Hayvanların katledildiği iddialarını, yıllarca kayıp kalan kadınları, yoksulluğu, atanamayan öğretmenleri, hak arayan gazileri, yolsuzluk iddialarını, tutuklu siyasetçileri ve susturulan kalemleri yazmak istemiyorum.

Bunların hiçbirini yazmak istemiyorum.

Yazmak istemediğimi de yazmak zorundayım.

Bugün 8 Ekim.

Bahçelievler Katliamı’nın yıl dönümü.

1978’de yedi genç öldürüldü.

Aradan 48 yıl geçti.

Her yıl anıyoruz.

Her yıl unutmayacağımızı söylüyoruz.

Anmak, aynı acının yeniden yaşanmasını engellemiyorsa neyi değiştiriyor?

Kadınlar öldürülüyorsa, çocuklar korunamıyorsa, okul kapısında öğretmen canından endişe ediyorsa, işçi çalışırken ölüyorsa, hayvanlar sokaklardan kayboluyorsa hâlâ ayrı ayrı olaylardan mı söz ediyoruz?

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, 2026’nın ilk altı ayında 150 kadının öldürüldüğünü, 151 kadının ölümünün şüpheli kaldığını bildirdi.

İSİG Meclisi’nin kayıtlarında yılın ilk sekiz ayında en az 1.509 işçi hayatını kaybetti.

Bu sayılar neden her ay yeniden açıklanıyor?

Kaç ölümden sonra “artık yeter” deniyor?

Bir dosya açıldığında hangi ihmali buluyoruz?

Bir ihmal bulunduğunda hangi sorumlu gerçekten hesap veriyor?

Martta öğretmen Fatma Nur Çelik okulda öldürüldü.

Nisan ayında Siverek’teki okul saldırısında 16 kişi yaralandı.

Ertesi gün Kahramanmaraş’taki saldırıda dokuz kişi hayatını kaybetti.

Okullarda güvenliği saldırıdan sonra alınan tedbirlerle mi ölçeceğiz?

Bir çocuğun tehlikede olduğunu kim fark edecekti?

Bir öğretmenin korunması kimin göreviydi?

Saldırıdan önce gelen işaretleri hangi kurum değerlendirdi?

Yoksulluğu da rakamların arkasına saklayamayız.

Net asgari ücret 28 bin 75 lira 50 kuruş.

TÜRK-İŞ’in Eylül 2026 hesabında dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 123 bin 130 liraya ulaştı.

Çalışan bir insan ailesini geçindiremiyorsa bu yalnızca ekonomik sorun mudur?

Emeği değersizleştiren siyasi tercihin sonucu değil midir?

Atama bekleyen öğretmen sınıfa giremezken okullar ücretli öğretmenlikle yürüyorsa kimin planı çökmüştür?

Gaziler haklarını meydanlarda arıyorsa devlet kime vefa borçludur?

Sokak köpeklerinin toplu öldürüldüğü iddiaları Meclis’e taşınmışsa bu hayvanların akıbetini kim, hangi kayıtla açıklayacaktır?

7527 sayılı Kanun belediyelere sahipsiz hayvanlar için bakımevi kurma ve hayvanlara sahiplendirilinceye kadar bakma yükümlülüğü getirdi.

Yükümlülük kâğıtta duruyorsa denetim nerede?

Bir hayvanın öldürüldüğü iddiası araştırılmıyorsa merhametin sınırını kim çiziyor?

Kadınların kaybolmasını da yazmak istemiyorum.

Gülistan Doku 5 Ocak 2020’den beri bulunamadı.

Eylül 2026’da soruşturma kapsamında tutuklu sayısının 38’e yükseldiği bildirildi; Gülistan’ın akıbeti hâlâ açıklığa kavuşmadı.

Tutuklama mahkûmiyet değildir.

Altı yılı aşan bir soruşturmada hâlâ bulunamayan genç bir kadın olması başlı başına ağır bir gerçektir.

Rojin Kabaiş’in ölümüne ilişkin soruşturma da sonuçlanmış değil.

Ailesi hâlâ “Rojin’e ne oldu?” diye soruyor.

Şüpheli ölüm dosyaları ne zaman sonuçlanacak?

Ailelerin hakikati öğrenme hakkı neden yıllara yayılıyor?

Bir kadın kaybolduğunda ilk saatlerde yapılmayan neydi?

Bir dosya yıllar sonra yeniden açıldığında kaybolan zamanın hesabını kim verecek?

Fon krizinde tasfiye kararı 131 fonu ve yaklaşık 500 bin yatırımcıyı etkiledi.

Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi hakkındaki iddialara göre Özata Denizcilik hisseleri 163 milyon liraya alındı, yaklaşık dört ay sonra 2,17 milyar liraya satıldı.

Çift 7 Ekim’de şüpheli sıfatıyla ifade verdi; iddiaları reddetti ve anapara dışındaki kazancı TMSF’nin iade hesabına gönderdi.

Bu bilgiler suçun kanıtı değildir.

Soru şudur: Aynı şeffaflık, aynı hız ve aynı hukuk herkes için işletilecek mi?

17–25 Aralık sürecinde dört eski bakanın Yüce Divan’a sevki Meclis’te reddedildi.

Bu karar beraat değildi.

Bir mahkemenin hükmü de değildi.

Siyasi bir karardı.

Yıllar sonra yeniden “hesap verecekler” denildiğinde şu soruyu sormayalım mı?

Bugüne kadar hangi hesaplar, kimin önünde, hangi sonuçla görüldü?

İmralı sürecini konuşurken de aynı ölçüyü istemeyelim mi?

Silah bırakma, yasal düzenleme ve toplumsal bütünleşme başlıkları hangi denetimle yürütülecek?

Meclis neyi biliyor?

Yurttaş neyi bilmiyor?

Toplumun geleceğini değiştirecek bir sürecin sahibi toplum değil mi?

Bir başka siyasi hesap verme meselesi belediyelerde yaşanıyor.

2024 yerel seçimlerinden sonra çok sayıda muhalefet belediye başkanı hakkında soruşturma açıldı; onlarcası tutuklandı.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Mart 2025’ten beri tutuklu.

Yolsuzluk, ihale ve örgüt suçlamalarını reddediyor.

Mart 2026’da başlayan davanın ilk gününde söz istemesi hâkim tarafından reddedildi.

Bir sanığın kendini savunma hakkı, duruşmanın düzeninden daha önemsiz olabilir mi?

Tutuksuz yargılama neden mümkün değil?

Yüzlerce sanıklı bir dosyada makul sürede yargılanma güvencesi nasıl korunacak?

İddianame ve deliller kamuoyuna açık biçimde tartışılmadan, siyasi sonuçları şimdiden doğan bir yargılamaya kim güvenecek?

Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer tutuklandı, görevden alındı ve yerine kayyım atandı.

Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan da tutuklandı ve görevden uzaklaştırıldı.

İzmir’in önceki belediye başkanı Tunç Soyer de tutuklu yargılanan isimler arasında.

Bu isimlere yöneltilen suçlamalar mahkemede sınanmalı.

Masumiyet karinesi herkes için geçerli olmalı.

Seçilmiş bir başkanı görevinden almanın ölçüsü nedir?

Kayyım, istisnai bir tedbir olmaktan çıkıp seçmen iradesinin yerine geçen kalıcı bir yönteme dönüşebilir mi?

Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar yedi ay tutuklu kaldı, 5 Şubat 2026’da tahliye edildi.

24 Ağustos’ta aynı dosyada hakkında 6 yıl 3 ay hapis cezası verildi; karar için kanun yolları açık.

Tahliye, suçsuzluk hükmü değildir.

Mahkûmiyet kararı da kanun yolları tamamlanmadan tartışmanın sonu değildir.

Aziz İhsan Aktaş dosyasında başkanlar hakkında ağır cezalar verilirken, suç örgütü kurma suçlaması yöneltilen Aktaş’ın bu suçtan beraat etmesi kamuoyuna hangi gerekçeyle açıklanacak?

Aynı dosyada sanıklar için tutukluluk ve ceza ölçüsü nasıl belirlendi?

Mahkeme kararlarının gerekçesi kamuoyuna tam olarak ne zaman sunulacak?

Hukuk, yalnızca karar vermek değildir; kararın gerekçesini herkes için anlaşılır ve denetlenebilir kılmaktır.

Siyasi tablonun öteki yanında saf değiştiren belediye başkanları var.

Aydın’ın “Topuklu Efe”si Özlem Çerçioğlu, 2025’te CHP’den istifa edip AKP’ye geçti.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Ya Silivri’ye gireceksin ya AK Parti’ye geçeceksin” diye baskı yapıldığını ileri sürdü.

Çerçioğlu bu iddiayı reddetti, Özel hakkında suç duyurusunda bulundu ve yargıdan korkmadığını açıkladı.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, 2024’te CHP adayı olarak yüzde 49 oyla seçildi.

CHP’den ayrıldıktan sonra bir süre bağımsız kalan Tugay, 7 Ekim 2026’da AKP’ye katıldı.

Geçişini merkezi yönetimle uyum içinde çalışma isteğiyle açıkladı.

Tugay, tutuklanan ya da yerine kayyım atanan başkanlardan biri değil.

Bu hukuki ve siyasi farkı koruyalım.

Özgür Özel, Tugay’ın geçişinde baskı ve hapis tehdidi bulunduğunu öne sürdü.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bu iddiayı “iftira ve spekülasyon” diye reddetti.

Bu iddiayı kanıtlanmış gerçek diye yazamayız; cevapsız bırakıp geçemeyiz de.

Bir başkan seçmene verdiği siyasi sözü değiştirebilir.

Bunun gerekçesini seçmenine açıklamak zorunda değil midir?

Hakkında bir dosya, açıklanmış bir suçlama ya da kamuoyunun bilmediği bir delil var mıdır?

Özgür Özel’in ileri sürdüğü baskı iddiasının dayanağı hangi delildir?

Erdoğan’ın reddi, seçmenin sorusuna tek başına cevap veriyor mu?

Kaset varsa delili nerede; yoksa bu kuşku neden doğuyor?

Bir başkan cezaevine giriyor.

Bir başkan tahliye ediliyor, ardından ağır cezaya çarptırılıyor.

Bir başkan kayyımla görevinden alınıyor.

Bir başkan parti değiştiriyor.

Bunların her biri ayrı bir hukuki ve siyasi vaka.

Hepsini aynı hükme bağlayamayız.

Hepsinin arasındaki örüntüyü sormaktan da vazgeçemeyiz.

Bu kadar farklı sonucun ölçüsü nedir?

Hangi dosyada hangi delil var?

Hangi başkan neden tutuklu?

Hangi başkan neden tahliye edildi?

Hangi iddia mahkemede kanıtlandı?

Hangi dosya yıllardır sonuçlanmadı?

Yurttaş bunları bilmeden sandıkta verdiği iradenin nasıl kullanıldığını nasıl denetleyecek?

Gezi davası da bu soruların en ağır örneklerinden biri.

Osman Kavala Ekim 2017’den beri cezaevinde.

AİHM Büyük Dairesi 25 Ağustos 2026’da Türkiye’nin Kavala’yı derhal serbest bırakması ve mahkûmiyetinin sonuçlarını ortadan kaldırması gerektiğine hükmetti.

Mahkûmiyetin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bakımından hükümsüz sayılması gerektiğini belirtti.

Kavala hâlâ cezaevindeyse, bağlayıcı kararın gereği neden yerine getirilmiyor?

Tayfun Kahraman Nisan 2022’den beri cezaevinde.

Anayasa Mahkemesi adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ve yeniden yargılama yapılmasına hükmetti.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi bu kararı uygulamayı reddetti.

Anayasa Mahkemesi, kararının uygulanmamasının hukuk düzeninde kaosa yol açacağı uyarısında bulundu.

Çiğdem Mater, Mine Özerden, Can Atalay…

Gezi davasında yıllardır cezaevinde tutulan bu isimler için özgürlük ve adil yargılanma kararları neden sonuç doğurmuyor?

Bir mahkeme başka bir mahkemenin kararını uygulamıyorsa yurttaş hangi mahkemeye güvenecek?

Mahkeme kararının uygulanmadığı yerde hukuk kimin güvencesidir?

İfade özgürlüğü daralırken bütün bu soruların cevabını kim verecek?

İfade Özgürlüğü Derneği’nin verilerine göre Eylül ayında X’te kısıtlanan 1.270 hesaptan yalnızca 115’i için belirlenebilir mahkeme kararı saptandı.

İnsanlar neden sustuklarını bile bilmiyorsa sessizlik artık yalnızca kişisel tercih değildir.

Görünmez bir esaret midir bu?

Görünmez bir baskı mıdır?

İnsanları konuşmadan önce kendini sansürlemeye alıştırmak mıdır?

Bir tweet, bir yorum, bir itiraz insanı gözaltı ya da tutuklama korkusuyla baş başa bırakıyorsa, o insan gerçekten özgürce mi susmaktadır?

İktidar karşısında sessiz kalmak bazen korkunun, bazen yorgunluğun, bazen de başına gelecekleri hesaplamanın sonucudur.

Korkutulan yurttaşın sessizliği, yönetenin sorumluluğunu azaltır mı?

2017’de anayasa değişti; parlamenter sistem yerini Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne bıraktı.

Yürütme gücü tek merkezde toplandığında Meclis denetimi nasıl etkili olacak?

Siyaset gücü sınırlamak yerine tek elde toplamayı sürdürürse adalet hangi kapıdan girecek?

Dünya Adalet Projesi’nin 2025 endeksinde Türkiye 143 ülke arasında 118’inci sırada.

Yunanistan 48’inci sırada.

Bu sıralama tek başına her şeyi açıklamaz.

Aradaki 70 sıra da tesadüf diye geçiştirilemez.

Güney Kore’de 1987 demokrasi hareketi doğrudan cumhurbaşkanlığı seçimine ve anayasa değişikliğine giden yolu açtı.

Şili’de 1988 halkoylaması askerî yönetimin sona ermesinin dönüm noktası oldu.

İtiraz, yalnızca iktidarı değiştirdiğinde değil; iktidarın nasıl kullanılacağını değiştirdiğinde kalıcı olur.

Hüküm şudur:

Bu ülkenin çöküşü yalnızca binaların, ekonominin ya da kurumların çöküşü değildir.

Asıl çöküş; her ölümden sonra aynı soruların sorulması, cevapsız kalması, yeni bir ölümün önceki acıyı gündemden silmesidir.

Asıl çöküş, hukukun yurttaşı koruyacağına dair güvenin aşınmasıdır.

Seçilmişin görevden alınması, tutuklunun savunma hakkı, kaybın akıbeti, kadının güvenliği, çocuğun korunması, işçinin yaşamı, hayvanın canı aynı hesap düzeninin konusu değilse o düzen adil değildir.

Daha kaç kadını, çocuğu, işçiyi, hayvanı, öğretmeni, gaziyi, tutuklu siyasetçiyi ve cevapsız bırakılan soruyu sayacağız?

Çözüm, yeni bir slogan değil; herkese eşit işleyen bir hesap düzenidir.

Ölümün önlenebilir olup olmadığı makamdan bağımsız biçimde araştırılmalıdır.

Kayıp dosyaları ve şüpheli ölümler, ailelerin denetleyebildiği ve takvime bağlanmış soruşturmalarla yürütülmelidir.

Hayvan koruma yasası uygulanmalı, belediyelerin bakım yükümlülükleri bağımsız denetlenmelidir.

Tutuklama istisna olmalı; yargılamalar makul sürede, savunmaya gerçek imkân tanınarak tamamlanmalıdır.

AYM ve AİHM kararları uygulanmalıdır.

Kayyım ve görevden alma kararları seçmen iradesini etkisizleştiren kalıcı bir yönteme dönüşmemelidir.

Parti değiştiren başkanlar kendilerine oy veren yurttaşa kararlarının siyasi gerekçesini açıklamalıdır.

Baskı iddiaları bağımsız ve şeffaf biçimde araştırılmalı; kanıt yoksa iddia da, inkâr da denetlenebilir olmalıdır.

Meclis denetimi güçlendirilmeli; siyasi etik kuralları iktidara da muhalefete de eşit uygulanmalıdır.

Okulları, kadınları, çocukları ve işçileri koruyacak önlemler olaydan önce hayata geçirilmelidir.

Atama bekleyen öğretmenlerin, gazilerin ve emekçilerin taleplerine takvimli, bütçeli cevap verilmelidir.

İfade özgürlüğü yalnızca bize yakın olanların değil, herkesin hakkı olarak savunulmalıdır.

Küllerimizden doğuş, acıyı anmaktan vazgeçmek değil; aynı acıyı üreten düzeni değiştirmektir.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: