Nobel Işığı Nörona Düştü; Türkiye’de Bilim İnsanına Kim Yol Açıyor?

06 Eki 2026 - 12:02 YAYINLANMA

Bu, yalnızca Nobel alan üç bilim insanını anlatan bir yazı değildir.
Bu, bilimin nasıl ilerlediğini ve bu ilerlemenin insanlara ulaşıp ulaşmadığını sorgulayan bir yazıdır.

Peter Hegemann, Georg Nagel ve Karl Deisseroth’a verilen 2026 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü, insan aklının neleri başarabileceğini gösterdi.
Hegemann ve Nagel, bazı algalarda bulunan ve ışığa tepki veren bir proteini keşfetti.
Bu protein, ışıkla açılıp kapanabilen bir kapı gibi davranıyor.
Deisseroth bu keşiften yararlanarak sinir hücrelerinin etkinliğini ışıkla kontrol etmeyi mümkün kılan optogenetik yöntemin önünü açtı.
Böylece bilim insanları belirli beyin hücrelerini çalıştırabiliyor ya da susturabiliyor.
Beynin nasıl çalıştığını, sinir hücrelerinin davranışlarımızı ve duygularımızı nasıl etkilediğini araştırabiliyor.

Bu, büyük bir bilimsel başarıdır.
Üç bilim insanı da övgüyü hak ediyor.
Bu keşif, bilimin önüne yeni sorular ve yeni imkânlar koydu.
Şimdi bizim sormamız gereken soru şu:
Türkiye bu imkânı araştırmaya, tedaviye ve hastaların yaşamına ne ölçüde taşıyabiliyor?

Türkiye’de de optogenetik çalışan araştırma grupları var.
Bu çalışmaların varlığı önemli.
Bir yöntemin laboratuvarda araştırılmasıyla hastaya tedavi olarak sunulması ise aynı şey değil.
Görme kaybına yönelik optogenetik tedavi Türkiye’de hangi aşamada?
Bu alanda kimler, hangi imkânlarla çalışıyor?
Klinik araştırmalar nerede yürütülüyor?

Retinitis pigmentosa, gözün ışığı algılayan hücrelerinin zamanla zarar gördüğü bir hastalık.
Bu hastalık nedeniyle yıllardır görmeyen bir kişi üzerinde yapılan optogenetik çalışmada, hastanın gözüne ışığa tepki verebilen bir proteinin üretimini sağlayan gen aktarıldı.
Özel bir gözlük, nesnelerden yansıyan ışığı bu hücrelerin algılayabileceği biçimde göze yönlendirdi.
Hasta bazı nesneleri fark edebildi, yerlerini belirleyebildi ve onlara uzanıp tutabildi.
Hasta normal görmesine kavuşmadı.
Bu, tek bir hastada yürütülen bir ilk uygulamaydı.
Yine de karanlıkta bazı nesneleri seçebilmek, o kişi için yeni bir görme alanı ve yaşamını kolaylaştırabilecek bir umut yarattı.
Bilimsel gelişmeyi anlatırken, hem sağladığı imkânı hem de sınırını doğru söylemeliyiz.

Bu tür bir gelişme hastaya nasıl ulaşıyor?
Türkiye’de bu alandaki araştırmaların ve klinik çalışmaların bilgisi hastalarla açıkça paylaşılıyor mu?
Bilim ilerlediğinde, o imkândan yalnızca özel sağlık kuruluşlarına başvurabilenler mi yararlanıyor?
SGK’lı bir hasta, bilimsel olarak ilerleyen bu tedavilere hangi koşullarda erişebilecek?
Araştırma aşamasındaki bir yöntemi bugün herkese sunulan bir tedavi gibi anlatamayız.
Araştırmanın nerede kaldığını, hastaya ne zaman ve hangi koşullarda ulaşabileceğini de belirsiz bırakamayız.

Bilim insanına yol açmak, herkese koşulsuz kaynak aktarmak değildir.
Araştırmacının becerisini, emeğini ve projesinin bilimsel değerini gören adil bir düzen kurmaktır.
İyi bir araştırma önerisi ortaya konduğunda, kaynaklar açık ve yarışmalı ölçütlerle dağıtılmalıdır.
Başarılı araştırmacılara çalışmasını sürdürebileceği laboratuvar, ekipman ve uzun vadeli maddi destek sağlanmalıdır.
Destek, araştırmacının emeği ve yetkinliği görüldüğünde verilmelidir.
Bilim insanını yetiştirip sonra başka ülkelerde çalışmak zorunda kalmasını izlemek, ülkenin emeğini ve geleceğini kaybetmektir.

Prof. Dr. Hulusi Behçet’i de hatırlayalım.
Yıllara yayılan klinik gözlem ve çalışmalarının ardından bugün kendi adıyla anılan hastalığı tanımladı.
Bulgularını 1937’de uluslararası tıp literatüründe yayımladı.
Onun dönemindeki araştırma koşullarını bugüne kolayca benzetemeyiz.
Yine de şu soruyu sormalıyız:
Behçet’in araştırma yolunu açan neydi; bugün bilim insanlarımızın önünde hangi engeller var?
Bir bilim insanının profesör olması, bilimsel emeğin başlangıcı değil, çoğu zaman yıllar süren çalışmanın sonucudur.

Türkiye’de bilim insanı ve araştırma var.
Asıl mesele, bu emeğin gelişmesi için yeterli ve kalıcı koşulları sağlayıp sağlayamadığımız.
Araştırmacılarımıza zaman, kaynak ve güvenilir bir çalışma ortamı sunabiliyor muyuz?
Başarılı projeleri destekliyor muyuz?
Genç bilim insanlarının burada kalıp araştırmalarını sürdürebilmesi için ne yapıyoruz?

Türkiye araştırma ve geliştirmeye ayırdığı kaynakları artırıyor.
2024’te bu harcamaların ülke gelirine oranı Türkiye’de yüzde 1,46, OECD ortalamasında yüzde 2,7’ydi.
Bu rakam tek başına bilim sistemimizin tamamını anlatmaz.
Yine de aradaki fark, önümüzdeki işi gösteriyor.

Araştırma fonları artırılmalıdır.
Başvurular açık ölçütlerle ve alan uzmanlarınca değerlendirilmelidir.
Başarılı araştırmacılara uzun vadeli destek verilmelidir.
Klinik çalışmaların yeri, aşaması ve hastaların katılım koşulları kamuoyuyla paylaşılmalıdır.
Gelişen tedavilerin SGK kapsamına girip girmeyeceği de açıkça konuşulmalıdır.

Nobel, üç bilim insanının başarısını kutlarken bilimin yıllar süren emeğe ve desteğe ihtiyaç duyduğunu da hatırlatıyor.
Bilim insanına yol açan ülke, hastasına da umut açar.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: