Kaç Ölüm Bir "Statü" Eder? 5
BÖLÜM 5 — BAZI ŞEYLERİN PAZARLIĞI OLMAZ
“Dördüncü bölümde Habur'dan Oslo'ya, çözüm sürecinden 2024'te başlayan yeni döneme kadar devletin değişen siyasetini izledik. Kuzey İrlanda ve Kolombiya örneklerine baktık. Soruyu şurada bıraktık: ‘Barışın hukuku olacaksa önce hukuk görünür olmalıdır.’”
Bir başka hafıza daha var.
Gaziler.
Cudi'ye gidenler.
Gabar'a gidenler.
Sınır karakollarında nöbet tutanlar.
Bacağını bırakanlar.
Kolunu bırakanlar.
Gözünü bırakanlar.
Hayatını bırakanlar.
Devlet onlara ne söylemişti?
“Bu ülkeyi koruyun.”
Bugün onların sorma hakkı yok mu?
Biz ne için savaştık?
Bu soru barış karşıtlığı değildir.
İntikam talebi değildir.
Devletin kendi insanına karşı borcudur.
Bir asker devlet adına hayatını ortaya koyuyorsa devlet ona yalnızca maaş, üniforma ve silah vermez.
Bir söz de verir:
“Seni neden gönderdiğimi unutmayacağım.”
Politika değiştiğinde o söz değişir mi?
Fedakârlığın anlamı değişir mi?
Mezarların anlamı değişir mi?
Barış yaşayanların hakkıysa hafıza ölenlerin hakkı değil midir?
Burada Kürt yurttaşlarımızı tartışmıyoruz.
Kürt kimliğini tartışmıyoruz.
Bir halkı PKK ile eşitlemiyoruz.
Tam tersine bunu reddediyoruz.
PKK'nın şiddetinden zarar görenler arasında Kürt yurttaşlar da vardı.
Terörün mağdurunun etnik kimliği olmaz.
Acının nüfus cüzdanı olmaz.
Mezar taşının ana dili olmaz.
Bu yazıyı Türk-Kürt kavgasına çevirmek hem Türklerin hem Kürtlerin yaşadığı acıya haksızlık olur.
Sorgulanan bir halk değildir.
Sorgulanan sistemdir.
Sorgulanan devlet hafızasıdır.
Sorgulanan hukukun tutarlılığıdır.
Sorgulanan, silahlı şiddetin sonunda siyasi veya hukuki imtiyaza dönüşebileceği algısının yaratılıp yaratılmadığıdır.
HDP'den bugünkü DEM Parti çizgisine uzanan siyaset de bu sorgunun dışında tutulamaz.
Bir siyasi parti Kürt meselesinin çözümünü savunabilir.
Anadil hakkını savunabilir.
Devletin yapısını eleştirebilir.
Bunlar demokratik siyasetin konusudur.
Sorum başka:
Türkiye'nin bütününü temsil etme iddiasındaki bir siyasi hareket, kuruluşundan bugüne Türkiye'nin bütününe ne kattı?
Ekonomiye?
Eğitime?
Emekliye?
İşçiye?
Çocuğa?
Kadına?
Hukuka?
Çevreye?
Demokratikleşmeye?
Bunun cevabı sloganla değil, TBMM kayıtlarıyla verilmelidir.
Hangi kanun teklifleri?
Hangi araştırma önergeleri?
Hangi reformlar?
Hangileri sonuç verdi?
Öcalan ve İmralı meselesi bu siyasi çizginin faaliyetlerinde ne kadar yer tuttu?
Onu da rakamlarla ölçmek gerekir.
Gerçek neyse o yazılmalıdır.
Katkı varsa katkı.
Eleştiri varsa eleştiri.
Mesele bir siyasi partiyi hedef almak değildir.
Mesele bilanço çıkarmaktır.
Asıl büyük bilanço devletindir.
Devlet barış istiyorsa desteklenir.
PKK gerçekten ve geri dönülmez biçimde silah bırakacaksa bu ülkenin lehinedir.
Bir daha hiçbir asker ölmesin.
Bir daha hiçbir polis ölmesin.
Bir daha hiçbir sivil ölmesin.
Bir daha hiçbir Kürt genci dağa çıkmasın.
Bir daha hiçbir çocuk çatışmanın ortasında kalmasın.
Bunda tartışılacak bir şey yok.
Barış ile imtiyaz aynı şey değildir.
Silah bırakmakla geçmişi silmek aynı şey değildir.
Müzakere etmekle mahkûmiyeti anlamsızlaştırmak aynı şey değildir.
Demokratik çözümle kişiye özel hukuk aynı şey değildir.
Barışla hafızasızlık aynı şey değildir.
Ne yapılmalı?
Devlet açık konuşmalı.
İmralı'daki yapının hukuki niteliği açıklanmalı.
Öcalan'ın mevcut infaz koşulları ile öngörülen yeni koşullar arasındaki fark kamuoyuna anlatılmalı.
İnternet ve görüntülü iletişim altyapısının kapsamı açıklanmalı.
Kimlerle, hangi şartlarda, hangi denetim altında iletişim kurulabileceği belirtilmeli.
“Statü” denilen şeyin hukuki karşılığı varsa maddesi gösterilmeli.
Yoksa siyasi literatürden çıkarılmalı.
Ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü Abdullah Öcalan'a devlet mekanizması içinde herhangi bir görev, yetki ya da ayrıcalıklı statü verilmesi normalleştirilmemeli.
Burada tartışılması gereken, böyle bir görevin adının ne olacağı değildir.
Böyle bir görevin hangi gerekçeyle verilebilir hâle geldiğidir.
Barış süreci yürütülecekse Meclis'in ve hukukun önünde yürütülmeli.
Mağdurlar sürecin dışında bırakılmamalı.
Şehit aileleri unutulmamalı.
Gaziler unutulmamalı.
Terörden zarar gören Kürt aileler unutulmamalı.
Silahsızlanma açık ve doğrulanabilir mekanizmalarla teyit edilmeli.
Hukuk kişiye göre eğilip bükülmemeli.
Aynı hukuki durumdaki herkes için aynı hukuk işlemeli.
Barış yapılacaksa yapılsın.
Sonuna kadar.
Silahlar susacaksa sussun.
Sonsuza kadar.
Demokrasi genişleyecekse genişlesin.
Herkes için.
Hak verilecekse verilsin.
Herkese.
İmtiyaz verilecekse orada durun.
Bu ülkenin barışa ihtiyacı var.
Hafıza kaybına değil.
Kardeşliğe ihtiyacı var.
Geçmişinin üzerini örtmeye değil.
Hukuka ihtiyacı var.
Kişiye göre hukuk üretmeye değil.
1915'te Çanakkale'de can verenlerden Millî Mücadele'ye, Cumhuriyet'in kuruluşundan bugüne kadar bu topraklarda insanlar bir ülkenin geleceği için bedel ödedi.
Sonraki kuşaklar Cudi'de ödedi.
Gabar'da ödedi.
Karakollarda ödedi.
Şehirlerde ödedi.
Köylerde ödedi.
Siviller ödedi.
Askerler ödedi.
Polisler ödedi.
Kürtler ödedi.
Türkler ödedi.
Anneler ödedi.
Çocuklar ödedi.
Bütün bu insanların bize bıraktığı bir borç var:
Unutmamak.
Barış geleceğin hakkıdır.
Hafıza geçmişte bedel ödeyenlerin hakkıdır.
Devlet geleceğini değiştirebilir.
Politikasını değiştirebilir.
Yöntemini değiştirebilir.
Dün savaştığıyla bugün konuşabilir.
Silahları susturabilir.
Barışı kurabilir.
Geçmişini değiştiremez.
6.036 silahlı saldırıyı değiştiremez.
3.071 bombalı saldırıyı değiştiremez.
4.472 sivili değiştiremez.
3.874 askeri değiştiremez.
247 polisi değiştiremez.
1.225 köy korucusunu değiştiremez.
9.818 insanı değiştiremez.
Onları bir dipnota çeviremez.
Mezarların üzerine siyasi takvim koyamaz.
Dünün hükmünü bugünün ihtiyacına göre silemez.
Bir milletin hafızasına silgi çekemez.
Şimdi yeniden soruyorum:
Kaç ölüm bir “statü” eder?
Bir mi?
Yüz mü?
Bin mi?
9.818 mi?
Bunun bir rakamı varsa çıkın söyleyin.
Bir hukuku varsa maddesini gösterin.
Bir statüsü varsa adını koyun.
Bir bedeli varsa millete açıklayın.
Yoksa barışın adını kullanarak hafızadan vazgeçmemizi istemeyin.
Bazı şeylerin pazarlığı olmaz.
Ölülerin hiç olmaz.
Hukukun hiç olmaz.
Bir devletin hafızasının ise asla olmaz.