Biz Neye İnanacağız?

15 Ağu 2026 - 12:00 YAYINLANMA

BU BİR KÜRT MESELESİ YAZISI DEĞİLDİR.

Çünkü bu tartışmanın konusu Kürtler değildir.

Mesele PKK'dır.

Mesele terördür.

Mesele Abdullah Öcalan'dır.


Mesele, silahın siyasetin üzerinde bir güç olup olmayacağıdır.

Mesele, yıllardır bedel ödeyen bir milletten bugün yeniden güvenmesinin istenmesi; ama o güvenin neye dayanacağının hâlâ yeterince açık olmamasıdır.

Çerçeve Yasa oylandı.

Yeni bir dönemden söz ediliyor.

Barış deniliyor.

Kardeşlik deniliyor.

Silahların susacağından söz ediliyor.

Güzel.

Peki biz neye inanacağız?

Çünkü tam bugünlerde insanların karşısına geçmiş yıllarda söylenmiş ağır sözler, tehditler, silah bırakılmayacağına ilişkin açıklamalar çıkıyor.

Önce burada çok önemli bir çizgi çekelim.

2025'te söylenmiş bir sözü 2026'da söylenmiş gibi değerlendirerek bugünün hükmünü veremeyiz.

Hele Çerçeve Yasa daha yeni oylanmışken, geçmişte yapılmış bir açıklamayı yasanın ardından yapılmış gibi değerlendirmek yalnızca tarih hatası değildir.

İnsanların hükmünü de değiştirebilir.

Buna dikkat etmek zorundayız.

Ama kimse de çıkıp,

“Eski sözler bunlar, unutun”

demesin.

Unutmayacağız.

Çünkü asıl soru sözlerin hangi tarihte söylendiği değil.

O sözleri doğuran düşünceler de geçmişte kaldı mı?

İnsanların kaygısı burada başlıyor.

Geçmişte tehdit dili kullanılmışsa bugün terk edildi mi?

Silah bırakılmayacağı söylenmişse bugün bunun tam karşısında mı duruluyor?

PKK gerçekten ve geri dönüşsüz biçimde silah bırakıyor mu?

Öcalan'ın bu sürecin içindeki konumu nedir?

Neyin karşılığında ne konuşuluyor?

Devletin kırmızı çizgileri nerede?

Milletin bilmediği ne var?

Soruyoruz.

Çünkü güvenmek için bilmek zorundayız.

Üstelik geçmiş dediğimiz şey birkaç eski siyasi demeçten ibaret değil.

Bu ülkede insanlar öldürüldü.

Aileler parçalandı.

Çocuklar babasız, annesiz kaldı.

İnsanlar sakat bırakıldı.

Evlatlarını toprağa veren anne babaların acısı hâlâ yaşıyor.

Terörün vahşetini bedeninde ve hafızasında taşıyan insanlar bugün aramızda.

Takvim yaprağı değişince acı geçmiş olmuyor.

O nedenle barış diyorsak önce bununla yüzleşeceğiz.

Barış, unutmak değildir.

Barış, mağdura “Artık geride kaldı” demek değildir.

Barış, terörün açtığı yaraların üzerine yeni bir siyasi hikâye yazıp eskisini silmek hiç değildir.

Ama aynı açıklıkla başka bir şeyi de söyleyeceğiz:

PKK, Kürtler değildir.

Kürt yurttaşlarımız bu ülkenin eşit yurttaşlarıdır.

Komşumuzdur.

Arkadaşımızdır.

Ailemizdir.

Aynı sokakta yaşadığımız, aynı ülkenin sevincini ve acısını paylaştığımız insanlardır.

PKK'nın işlediği suçları Kürt kimliğinin üzerine yüklemek hem Kürt yurttaşlara büyük bir haksızlık hem de terörle mücadeleyi yanlış yere sürüklemektir.

Terörün bir adı varsa o adı söyleyelim.

Ama bir halkı o adın arkasına koymayalım.

Şimdi yeniden Çerçeve Yasa'ya dönelim.

Meclis'ten bir yasa geçirmek yetmez.

“Yeni dönem” demek yetmez.

“Barış” demek yetmez.

Milletin önüne somut cevaplar koymak gerekir.

Silahsızlanma nasıl gerçekleşecek?

Kim denetleyecek?

Geri dönüşü nasıl engellenecek?

Sürecin hukuki sınırları nedir?

TBMM'nin denetimi nerede?

Devlet hangi konuda neyin güvencesini veriyor?

Neyin pazarlığı yapılabilir, neyin pazarlığı asla yapılamaz?

Bunları sormak barışa karşı olmak değildir.

Tam tersine...

Gerçek bir barış istiyorsak sormak zorundayız.

Çünkü barışın teminatı iyi niyet değildir.

Hukuktur.

Barışın güvencesi bir kişinin sözü değildir.

Devlettir.

Barışın yöntemi kapalı kapılar değildir.

Şeffaflıktır.

Barışın üzerinde silahın gölgesi olamaz.

PKK'nın silahlı varlığı gerçekten ve geri dönüşsüz biçimde sona ermelidir.

Bir de bize düşen var.

Önümüze eski bir video geldiğinde tarihine bakacağız.

Bir söz duyduğumuzda kaynağını arayacağız.

Bir tehdit gördüğümüzde bugün mü söylendi, yıllar önce mi, soracağız.

Çünkü öfkemizin uzaktan kumandasını başkalarının eline bırakamayız.

Ama devlet de milletin kaygısını “yanlış bilgi” diyerek geçiştiremez.

Siyaset de insanlardan sorgulamadan güvenmelerini bekleyemez.

Geçmişte söylenen sözlerden bugünün tehdidiymiş gibi sonuç çıkarmak ne kadar yanlışsa, geçmişte yaşananları “artık geride kaldı” diyerek unutturmaya çalışmak da o kadar yanlıştır.

Biz ikisini de kabul etmiyoruz.

Sade vatandaş savaş istemiyor.

Terör istemiyor.

Silah istemiyor.

Bir örgütün militanı olmak istemiyor.

Bir siyasi partinin askeri olmak istemiyor.

Türk'üyle, Kürt'üyle, Arab'ıyla, Laz'ıyla, Çerkez'iyle huzur içinde yaşamak istiyor.

Çocuğunun yarınına güvenmek istiyor.

Devletine inanmak istiyor.

Cumhuriyetinin geleceğinden emin olmak istiyor.

Çok mu şey istiyor?

Hayır.

Bunlar bir devletin yurttaşına sunacağı lütuflar değildir.

Bunlar yurttaşın hakkıdır.

O halde bugün herkese aynı soruları soralım:

Değiştiyseniz gösterin.

Silah bırakıldıysa gösterin.

Süreç hukuk içindeyse gösterin.

Denetim varsa gösterin.

Güvence varsa gösterin.

Barış diyorsanız barışın şartlarını milletin önüne koyun.

Eski görüntülerle bizi korkutmayın.

Eski acılarımızı da unutmamızı istemeyin.

Gerçeği koyun önümüze.

Hükmü biz verelim.

Çünkü bu ülkenin geleceği ne sosyal medya algoritmalarına ne siyasi hesaplara ne de silahın gölgesine bırakılabilir.

Terörü Kürtlerle özdeşleştirmeden...

Mağdurların acısını unutmadan...

Geçmişi bugünün haberi gibi sunmadan...

Bugünün gerçeklerini de milletten saklamadan...

Bir yol kurulabilir.

O yolun adı taviz değildir.

Unutmak değildir.

Teslimiyet hiç değildir.

Hukuktur.

Şeffaflıktır.

Adalettir.

Cumhuriyettir.

Çünkü barış istiyoruz.

Ama hafızamızı kaybederek değil.

Birlikte yaşamak istiyoruz.

Ama silahın gölgesinde değil.

Geleceğe inanmak istiyoruz.

Ama gözümüzü kapatarak değil.

Bilerek.

Sorgulayarak.

Birbirimize değil, gerçeğe bakarak.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: