İstanbul'u mu Kazanıyorsunuz ?

24 Eyl 2026 - 11:24 YAYINLANMA

2017'de “İstanbul'u kaybedersek Türkiye'yi kaybederiz” denildi. İstanbul 2019'da kaybedildi. Seçim yenilendi, sonuç değişmedi. 2024'te seçmen bir kez daha kararını verdi. Bugün seçilmiş belediye başkanları cezaevinde, bazı belediyelerin yönetimleri sandığa yeniden gidilmeden değişiyor. Soru artık başka: İstanbul gerçekten geri mi kazanılıyor, yoksa İstanbul uğruna çok daha büyük bir şey mi kaybediliyor?

Bu bir Ekrem İmamoğlu yazısı değildir.

Bu bir Adalar Belediyesi yazısı da değildir.

Bu bir AK Parti–CHP kavgası hiç değildir.

Bu, sandıkta verilen bir yetkinin sandığa yeniden gidilmeden ne kadar değiştirilebileceğini ve bunun bedelini kimin ödediğini sorgulayan bir demokrasi yazısıdır.

26 Eylül 2017.

Abdulkadir Selvi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın İstanbul için söylediği bir cümleyi köşesine taşıdı:

“İstanbul'u kaybedersek Türkiye'yi kaybederiz.”

İki yıl sonra İstanbul sandığa gitti.

31 Mart 2019 seçiminde Ekrem İmamoğlu 13 bin 729 oy farkıyla önde çıktı.

İtiraz edildi.

Seçim iptal edildi.

23 Haziran'da İstanbul yeniden sandığa gitti.

Bu kez fark 806 binin üzerine çıktı.

İstanbul kararını ikinci kez verdi.

Beş yıl sonra bir kez daha verdi.

31 Mart 2024'te CHP, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile birlikte İstanbul'daki 39 ilçenin 26'sında belediye başkanlığını kazandı.

Sonra başka bir dönem başladı.

Ekim 2024'ten itibaren CHP'li belediyelere yönelik soruşturma ve operasyonlar peş peşe geldi.

Temmuz 2026'nın sonunda yalnız İstanbul'da CHP'nin kazandığı belediyelerden 16'sı operasyonlarla karşılaşmıştı.

Burada ayrımı doğru yapmak zorundayız.

Seçilmiş olmak suç işlememe garantisi değildir.

Belediye başkanı da suç işleyebilir.

Bakan da.

Milletvekili de.

Gazeteci de.

İş insanı da.

Suç şüphesi varsa soruşturulur.

Delil varsa yargılanır.

Suçu mahkeme kararıyla sabit görülürse cezasını çeker.

Hukuk devleti bunun için vardır.

Hukuk devletinin başka ilkeleri de vardır.

Masumiyet karinesi vardır.

Özgürlük hakkı vardır.

Tutuklamanın ceza olmadığı ilkesi vardır.

Soruşturma suçluluk değildir.

Tutuklama mahkûmiyet değildir.

Bir insanın hayatından alınan zamanın hesabını kim verir?

Bir yıl.

Altı ay.

Bir ay.

Bir gün.

Bir saat.

Suçu kesinleşmemiş bir insanın özgürlüğünden alınan bir saatin bile telafisi nedir?

Bir insanın adı aylarca “rüşvet”, “yolsuzluk”, “örgüt”, “ihaleye fesat” kelimeleriyle yan yana getirildikten sonra tahliye edildiğinde ne olur?

Kapı açılır.

İnsan çıkar.

İçeride bıraktığı zamanı kim çıkarır?

Kaçırdığı doğum gününü?

Göremediği çocuğunu?

Yaşlanan annesini?

Zedelenen itibarını?

Geçen ömrünü?

Hangi tahliye kararı zamanı geriye çevirebilir?

Bu sorular, hakkında suç isnadı bulunan herkes suçsuzdur demek değildir.

Yargılama başka şeydir.

Mahkûmiyet başka.

Tutuklama başka.

Ceza başka.

Hukuk devleti bunları birbirinden ayırdığı için hukuk devletidir.

Buradan sonra mesele yalnız insanın özgürlüğü değildir.

Sandığın oluşturduğu siyasi denge de değişiyor.

Üsküdar.

31 Mart 2024'te seçmen tercihini yaptı.

CHP kazandı.

Belediye Başkanı Sinem Dedetaş daha sonra yürütülen soruşturma kapsamında tutuklandı ve görevinden uzaklaştırıldı.

Başkanvekilliği seçimi yapıldı.

İlk seçim hakkında yürütmeyi durdurma kararı verildi.

8 Eylül 2026'da seçim tekrarlandı.

Dördüncü tur:

AK Parti adayı Dündar Ziya Gültekin 23.

CHP adayı Sibel Tan Çetinkaya 19.

Üsküdar'ın belediye yönetimi AK Parti'ye geçti.

Adalar.

Rakamlar daha da çarpıcı.

31 Mart 2024 seçimlerinden sonra oluşan 12 kişilik Belediye Meclisi:

CHP: 10.

AK Parti: 2.

CHP'li Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat yaklaşık yüzde 55 oyla seçildi.

AK Parti'nin adayı yaklaşık yüzde 22'de kaldı.

Sonraki süreçte Akpolat tutuklandı.

Belediye yönetiminde ve meclis yapısında değişiklikler yaşandı.

Bir meclis üyesi tutuklandı.

Bir başka üye görevden uzaklaştırıldı.

İstifalar ve parti değişiklikleri oldu.

Oy kullanabilecek üye sayısı dokuz kaldı.

23 Eylül 2026.

Başkanvekilliği seçimi.

İlk tur:

5'e 4.

Yeterli çoğunluk yok.

İkinci tur:

5'e 4.

Bir oy geçersiz.

Yine sonuç yok.

İtirazlar başladı.

CHP ve Yeni Parti üyeleri seçimin iptalini istedi.

Son turda oy kullanmadılar.

AK Parti adayı Kemal Türkyılmaz beş oyla Adalar Belediye Başkanvekili seçildi.

Şimdi bütün ayrıntıları bir kenara bırakalım.

İki fotoğrafı yan yana koyalım:

2024: CHP 10 — AK Parti 2.

2026: AK Parti'li başkanvekili.

Arada Adalar halkı yeniden sandığa gitmedi.

Bu bir yorum değildir.

İki tarihte ortaya çıkan iki tablodur.

Asıl soru burada başlıyor.

Seçilmiş belediye başkanı cezaevinde.

Bazı seçilmiş meclis üyeleri görevlerini yapamıyor.

Yargı süreçleri devam ediyor.

Kesin hüküm henüz yok.

Bu sırada seçmenin sandıkta oluşturduğu siyasi aritmetik değişiyor.

Sonunda belediyenin yönetimi de değişiyor.

Bir belediyeyi sandıkta kazanmakla, o belediyenin yönetimini bu süreçlerin sonunda elde etmek aynı şey midir?

Hukuken mümkün olan her sonuç, sandıktan doğan demokratik meşruiyetle aynı şey midir?

Bir insan tutuklandığında yalnız onun özgürlüğü mü sınırlanır?

O insan seçilmiş bir belediye başkanıysa, onu seçen insanların siyasi iradesine ne olur?

Daha da önemlisi:

Suçu henüz kesinleşmemiş seçilmişler görevlerini yapamazken, onların temsil ettiği siyasi iradenin akıbetine kim karar vermelidir?

Seçmen mi?

Mahkeme mi?

İdare mi?

Değişen belediye meclisi aritmetiği mi?

Bu soruların dünyada da bir karşılığı var.

Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi, Türkiye'de seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınarak yerlerine merkezi idare tarafından kayyum atanmasını yıllardır eleştiriyor.

2024'te Türkiye'ye yaptığı tavsiyede açık bir ilke ortaya koydu:

Bir belediye başkanı görevden alınacaksa seçmenin iradesini koruyacak alternatifler düşünülmeli.

Yerine belediye meclisi yeni başkanı seçebilmeli ya da seçim tekrarlanabilmeli.

Mesele yalnız:

“Kanunda var mı?”

sorusu değildir.

Bir soru daha vardır:

Seçmenin verdiği yetki nasıl korunuyor?

Türkiye'de bugün tartışılması gereken tam da budur.

Üstelik mesele artık yalnız İstanbul değildir.

31 Mart 2024 seçimlerinden sonra CHP'li belediyelere yönelik soruşturma ve operasyonların coğrafyası İstanbul sınırlarını aştı.

Adana.

Antalya.

İzmir.

Başka şehirler.

Temmuz 2026 itibarıyla 31 Mart seçimlerinden sonra operasyon yapılan CHP'li belediyelerin sayısı en az 39'du.

Her dosyanın delili ayrıdır.

Her suçlama ayrıdır.

Her sanığın hukuki durumu ayrıdır.

Hepsini aynı torbaya koyamayız.

Bu kadar geniş bir siyasi ve coğrafi tablonun demokratik temsil üzerindeki sonucunu da görmezden gelemeyiz.

Belediyeciliğin ölçüsü ise çok daha basittir.

Hizmet.

İyi yöneten ödülünü seçmenden alır.

Kötü yöneten hukuk önünde hesabını verir, siyasi hesabını sandıkta.

Belediyeler siyasi partilerin mülkü değildir.

Halkındır.

Belediye yönetimindeki her sarsıntının faturası yalnız siyasetçiye çıkmaz.

Hizmet aksarsa vatandaş öder.

Yatırım durursa vatandaş öder.

Kurumlar işlemezse vatandaş öder.

Sonunda sorulması gereken yalnız “hangi parti kazandı?” değildir.

Halk ne kaybetti?

Demokrasi, karşınızdaki siyasi görüşün yalnız varlığına katlanmak değildir.

Karşınızdaki siyasi görüşün seçim kazanabilmesine de katlanabilmektir.

Bir belediyenin siyasi yönetiminin değişmesinin en tartışmasız demokratik yolu bellidir:

Seçmen karar verir.

Sandık karar verir.

Oy karar verir.

Belediye yönetimini elde etmek başka şeydir.

Seçmenin iradesini kazanmak başka.

Tam burada Mustafa Kemal Atatürk'ün Gençliğe Hitabe'deki iki kelimesi insanın zihnine düşüyor:

“Cebren ve hile ile…”

Bugünün hukuki süreçlerini doğrudan bu iki kelimeyle tanımlamak ağır bir hüküm olur.

Böyle bir hükme ihtiyaç da yok.

Ortada tarihler var.

Rakamlar var.

Tutuklamalar var.

Görevden uzaklaştırmalar var.

Kayyumlar var.

Başkanvekilliği seçimleri var.

Değişen belediye yönetimleri var.

Gerçeğin kendisi yeterince ağır.

Neredeyse yüz yıl sonra o iki kelimenin neden yeniden hatırlandığını sormak ise herkesin hakkıdır.

Demokrasi yalnız sandığın kurulması değildir.

Demokrasi, sandıktan çıkan sonucun hukuk içinde korunmasıdır.

Bugün CHP'li bir belediye için işletilen mekanizma yarın AK Parti'li, MHP'li, DEM Partili ya da başka bir partinin belediyesi için işletilebilir.

Mesele parti değildir.

Mesele kuraldır.

Hukuk kişiye göre değişirse hukuk olmaktan çıkar.

Demokratik ilke partiye göre değişirse ilke olmaktan çıkar.

Burada hüküm de açık olmalıdır:

Ceza muhakemesi sandığın yerine geçmemelidir.

Tutuklama, seçmenin oyunu hükümsüz kılmamalıdır.

Bir yargı tedbirinin sonucu, seçmenin verdiği siyasi yetkinin fiilen başka bir siyasi sonuca dönüşmesi olmamalıdır.

Bunun güvencesini sağlamak hukuk devletinin görevidir.

Bir belediye binasının yönetimini almak mümkündür.

Bir makam koltuğuna oturmak mümkündür.

Bir mührü kullanmak mümkündür.

Bir şehrin iradesini ise yalnız o şehrin insanları verir.

İnsanların ömründen alınan zaman da seçim aritmetiğinin rakamı değildir.

Bir yılı geri veremezsiniz.

Bir ayı geri veremezsiniz.

Bir saati bile geri veremezsiniz.

2017'de:

“İstanbul'u kaybedersek Türkiye'yi kaybederiz” denilmişti.

Bugün soru bundan daha büyük.

İstanbul'u, Adana'yı, Antalya'yı, İzmir'i ya da herhangi bir şehri kazanmak uğruna insanların özgürlüğüne, seçmenin iradesine ve sandığa duyulan güvene zarar verilirse…

Gerçekte ne kazanılmış olur?

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: