Öfkemiz Haklıysa, Hükmümüz de Haklı mıdır?
BU BİR ÖZGÜR ÖZEL SAVUNMASI DEĞİLDİR.
Yeni Parti savunması da değildir.
Bu, ülkenin geleceğini ilgilendiren bir konuda öfkenin aklın önüne geçip geçmediğini sorgulama yazısıdır.
Çerçeve Yasa Meclis'ten geçti.
Özgür Özel “evet” dedi.
Beklenen “hayır” gelmedi.
Hayal kırıklığı geldi.
Öfke yükseldi.
Sert eleştiriler başladı.
“Bir daha oy vermem” diyenler oldu.
Yeni Parti kurulurken Özgür Özel'e umut bağlayanların bir bölümü kendisini yarı yolda bırakılmış hissetti.
Bu tepkiyi küçümsemiyorum.
Küçümseyemem.

Yeni Parti sıradan bir siyasi atmosferde kurulmadı.
İnsanların siyasete güveninin ciddi biçimde aşındığı, umutsuzluğun büyüdüğü, seçilmişlerin tutuklandığı, belediyelere yönelik operasyonların sürdüğü bir dönemde ortaya çıktı.
Özgür Özel de yalnızca kürsüden konuşmadı.
Saraçhane'de durdu.
Meydanlara çıktı.
Seçilmişlerin hukukunu savundu.
Kendisini destekleyen insanların önemli bir bölümü tam da bu nedenle ona güvendi.
Meydanlarda boynuna sarılanlar oldu.
Karşısında ağlayanlar...
“Bizi kurtar” diyenler...
Ona duyduğu güveni “Sana otobüs alacağım” diyecek kadar ileri taşıyanlar...
Saatlerce meydanlarda bekleyenler...
Onu yalnızca bir parti genel başkanı olarak değil, içinde bulundukları siyasi umutsuzluktan çıkış ihtimallerinden biri olarak görenler oldu.
İşte bu nedenle bugün yaşanan hayal kırıklığını küçümsemek mümkün değildir.
İnsanlar yalnızca bir siyasetçinin oyuna kızmadı.
Bir bölümünün gözünde, umut bağladıkları kişi hiç beklemedikleri bir yerde durdu.
Şimdi aynı insanlar kırgınsa...
Öfkeliyse...
Kendilerini yarı yolda bırakılmış hissediyorsa...
O duygunun siyasi bir karşılığı vardır.
Bir lider yalnızca kendisine duyulan güvenin nimetini taşımaz.
O güven sarsıldığında ortaya çıkan hayal kırıklığının sorumluluğunu da taşır.
Ancak tam burada başka bir soru sormamız gerekiyor:
Hayal kırıklığı, hüküm vermek için yeterli midir?
Öfke, bilgi yerine geçer mi?
Kaygı, kanıt mıdır?
Bir insanın bir kararı, bütün siyasi geçmişini silmeye yeter mi?
Bir “evet” dünün bütün fotoğraflarını çöpe atar mı?
Saraçhane'yi?
Meydanları?
Seçilmişler için verilen mücadeleyi?
Siyasi bedel ödemeyi göze aldığı günleri?
Hayır.
Geçmişte yapılan doğrular bugünkü bir yanlışı aklamaz.
Bugün yanlış bulduğumuz bir karar da geçmişte yapılan bütün doğruları yok etmez.
Adalet dediğimiz şey tam da burada sınanır.
Özgür Özel'in kararına kızabiliriz.
Gerekçesini yetersiz bulabiliriz.
Siyasi hata yaptığını düşünebiliriz.
Ancak görmezden gelemeyeceğimiz başka bir tablo var.
Özgür Özel kendi “evet” tercihini milletvekillerine dayatmadı.
Yeni Parti milletvekilleri kendi vicdanları ve seçmenleri doğrultusunda oy kullandı.
Partisinin içinden genel başkanından farklı yönde güçlü bir irade çıktı.
Özel de daha sonra bu yöntemi, milletvekillerinin kendi seçmenleri ve vicdanlarıyla çelişmemesi için tercih ettiklerini açıkladı.
Bu açıklama, parti içindeki farklı iradeye bilinçli biçimde alan açıldığını gösteriyor.
Yıllardır neyi eleştiriyoruz?
Genel başkan ne derse el kaldıran milletvekillerini.
Parti yönetiminin kararından çıkamayan Meclis gruplarını.
Milletin vekili olması gerekirken genel başkanın vekiline dönüşen siyasetçileri.
Lider sultasını.
Parti içi demokrasinin yokluğunu.
O halde soruyorum:
Bir genel başkan kendi kararını milletvekillerine dayatmadığında bunu neden görmüyoruz?
Liderinden farklı oy kullanabilen milletvekili istemiyor muyduk?
Milletvekili genel başkanın memuru değildir demiyor muyduk?
Parti içi demokrasi istemiyor muyduk?
O halde bunun gerçekleştiği yerde hakkını teslim etmek neden bu kadar zor?
Biz gerçekten özgür milletvekili mi istiyoruz?
Yoksa yalnızca bizim istediğimiz oyu kullanan özgür milletvekili mi?
Bütün bunlar Özgür Özel'in şahsi “evet”inin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Tam tersine...
Mesele tam olarak burada başlıyor.
İnsanların rahatsız olduğu şey yalnızca yasanın geçmesi değildi.
Özgür Özel'in şahsen o yasaya “evet” demesiydi.
Aradaki fark önemlidir.
Bir milletvekilinin oyu yalnızca Meclis aritmetiğindeki bir rakam değildir.
Siyasi tutumdur.
Vicdani sorumluluktur.
Tarihe düşülen kayıttır.
Hele söz konusu ülkenin geleceğini, terörle mücadeleyi, toplumsal bütünleşmeyi ve hukuk düzenini ilgilendiren böylesine önemli bir düzenlemeyse...
“Nasıl olsa geçecekti” denilebilir mi?
O zaman milletvekilinin bireysel iradesinin ne anlamı kalır?
Muhalefetin ne anlamı kalır?
“Hayır” oyunun ne anlamı kalır?
Siyasi duruşun ne anlamı kalır?
Bir yasa zaten geçecek diye yanlış olduğuna inandığınız bir düzenlemeye “evet” denilebilir mi?
İşte bu sorunun muhatabı Özgür Özel'dir.
Ona güvenen insanların hayal kırıklığının temelinde de tam olarak bu vardır.
Onlar Özgür Özel'den yasayı tek başına durdurmasını beklemiyordu.
Kendi durduğu yeri göstermesini bekliyordu.
Özgür Özel durduğu yeri “evet” diyerek gösterdi.
O halde bu “evet”in gerekçesini açıklamak da kendisine düşer.
Neden?
Hangi gerekçeyle?
Hangi kazanım uğruna?
Hangi riski göze alarak?
Hangi siyasi sonucu hedefleyerek?
Seçmenden güven istemek başka şeydir.
Seçmenden sorgusuz itaat beklemek başka.
“Bana güvenin, bir bildiğim var” demokratik siyasetin cevabı değildir.
Çerçeve Yasa'nın kendisine de bakalım.
Toplumda en büyük tepkiyi yaratan noktalardan biri, terör örgütüyle bağlantılı belirli suçlardan hüküm giymiş ya da yargılanan kişilerin düzenlemeden yararlanabilecek olması.
Öldürme gibi bazı ağır suçların kapsam dışında bırakılması önemlidir.
Kimlerin hangi şartlarda yararlanacağı kanunun hükümleri üzerinden ayrı ayrı değerlendirilmek zorundadır.
Ancak toplum vicdanının sorduğu başka bir soru var.
Hem de çok ağır bir soru:
Devlet toplumsal bütünleşme adına terör bağlantılı bazı suçlar için hukuki bir kapı açabiliyorsa, şiddete başvurmamış yurttaşlarının hukukunu ne yapacak?
Seçilmiş siyasetçileri?
Belediye başkanlarını?
Gazetecileri?
Akademisyenleri?
İfade özgürlüğü kapsamında olduğu tartışılan dosyaları?
Siyasi nitelikli olduğu tartışılan davaları?
Her dosyanın hukuki niteliği farklıdır.
Hepsini aynı sepete koyamayız.
Ancak ortak soruyu sormak zorundayız:
Toplumsal bütünleşme tam olarak nereden başlayacak?
Dağdan mı?
Cezaevinden mi?
Meclis'ten mi?
Mahkeme salonundan mı?
Yoksa hukukun herkese eşit uygulanmasından mı?
Bir tarafta geçmişin ağır dosyalarını toplumsal barış adına yeniden değerlendirirken diğer tarafta yeni siyasi tutukluluk tartışmaları yaratılıyorsa...
Bunun adı gerçekten normalleşme olabilir mi?
Tam burada başka bir ihtimali de masaya koyuyorum.
İddia etmiyorum.
Soruyorum.
Acaba Özgür Özel'in “evet”inin arkasında bugünün değil, yarının siyasi hesabı mı var?
Terörün sona erdirilmesi adına hukukta yeni bir sayfa açıldıktan sonra...
“Peki siyasi davalar?”
“Peki seçilmişler?”
“Peki kayyumlar?”
“Peki AİHM kararları?”
“Peki Anayasa Mahkemesi kararları?”
diye sorabilmek için mi sürecin dışında kalmamayı tercih ediyor?
Böyle bir strateji var mı?
Bilmiyoruz.
Varsa ne zaman göreceğiz?
Sonucu ne olacak?
İktidar verdiği sözlerin arkasında durmazsa Yeni Parti ne yapacak?
Özgür Özel o zaman nerede duracak?
Bugünkü “evet”, yarın iktidarın önüne konulacak siyasi bir senet mi?
Yoksa yanlış hesaplanmış bir siyasi tercih mi?
Bunu zaman gösterecek.
Bir ihtimali araştırmadan “ihanet” diye bağırmak ne kadar yanlışsa...
Kanıtı olmayan bir stratejiyi Özgür Özel adına üretip onu aklamak da o kadar yanlıştır.
Terazi böyle kurulur.
Yeni Parti'yi bugün tanımıyoruz.
Kurulduğunda tüzüğünü açıp okuduk.
Tane tane.
Doğru bulduğumuz taraflarını gördük.
Sakıncalı bulduğumuz hükümlerini de.
Sorular sorduk.
Kaygılarımızı yazdık.
Bugün aynı yöntemi uygulamak zorundayız.
Dün tüzükte gördüğümüz soru işaretlerini unutamayız.
Bugünkü öfkemizle onları büyütüp kesin hükme de dönüştüremeyiz.
Bir siyasi parti tek bir lider değildir.
Tek bir konuşma değildir.
Tek bir oylama hiç değildir.
Tüzüğüdür.
Kadrosudur.
Kararlarıdır.
Tutarlılığıdır.
Zaman içinde yaptıklarıdır.
Siyasi hafıza tam da bunun için vardır.
Özgür Özel'in kullandığı siyasi dil de tartışılıyor.
“Kürt meselesi.”
“Eşit yurttaşlık.”
“Demokratik çözüm.”
“Aidiyet.”
Rahatsız olan var.
Destekleyen var.
Kaygılanan var.
O halde soralım.
Eşit yurttaşlık derken ne kastediliyor?
Demokratik çözüm hangi hukuki çerçeveyi ifade ediyor?
Üniter devlet yapısı konusunda sınır nerede?
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına ilişkin nasıl bir yaklaşım savunuluyor?
Kelimelerin içine korkularımızı biz mi dolduruyoruz?
Siyasetçiler yeterince açık konuşmayarak o korkuların büyümesine mi izin veriyor?
Bunu sormak suç değildir.
Bunu açıklamak siyasetçinin görevidir.
Bir taraf Özgür Özel'in ilkesel davrandığını söylüyor.
Bir taraf günah keçisi yapıldığını.
Başka bir taraf verdiği oyu Cumhuriyet açısından büyük bir hata olarak görüyor.
Ben hiçbirinin hükmünü ödünç almıyorum.
Üç soruyu masaya koyuyorum:
Ne biliyoruz?
Ne düşünüyoruz?
Neyden korkuyoruz?
Bu üçü birbirine karıştığı anda sağduyu kaybolur.
Belki hepimiz öfkelendik.
Ben de.
Ancak şimdi kendi öfkeme de soru soruyorum:
Neye kızdım?
Gerçekten bildiğim şeye mi?
Olacağını düşündüğüm şeye mi?
Korktuğum şeye mi?
Yoksa duymayı beklediğim “hayır” kelimesini duyamadığıma mı?
Gazetecilik başkasına soru sormak kadar kendine de soru sorabilmektir.
Öfke bazen gereklidir.
Toplumu ayağa kaldırır.
Hesap sordurur.
Yanlışın karşısına diker.
Öfkenin tehlikeli tarafı ise başka:
İnsana, bildiğinden daha fazlasını bildiğini düşündürür.
Bir başlık okuruz.
Hüküm veririz.
Bir cümle duyarız.
Hüküm veririz.
Bir oylama görürüz.
Hüküm veririz.
Sonra verdiğimiz hükmü doğrulayacak bilgi aramaya başlarız.
Oysa doğru sıra bunun tersidir.
Önce bilgi.
Sonra analiz.
En son hüküm.
Sağduyu susmak değildir.
Korkmak değildir.
Yanlışa göz yummak hiç değildir.
Sağduyu, öfkelenirken bile aklı masada tutabilmektir.
Yasayı okumaktır.
Tüzüğü okumaktır.
Konuşmanın tamamını dinlemektir.
Oylama sonuçlarını incelemektir.
Dünkü sözle bugünkü davranışı karşılaştırmaktır.
Siyasi matematiği görmektir.
Sonra gerekiyorsa çok daha sert itiraz etmektir.
Ama neye itiraz ettiğini bilmektir.
Umutsuzluk da masum değildir.
“Her şey bitti.”
“Ülke gitti.”
“Hepsi aynı.”
“Kimseye güvenilmez.”
Bu sözler öfkeli görünür.
Bazen insanı sorumluluktan kurtarır.
Her şey bittiyse mücadele etmeye gerek kalmaz.
Hepsi aynıysa ayırmaya gerek kalmaz.
Kimseye güvenilmiyorsa araştırmaya gerek kalmaz.
Umutsuzluğun en tehlikeli tarafı insanı seyirciye dönüştürmesidir.
Türkiye'nin ihtiyacı kör iyimserlik değildir.
Kör umutsuzluk da değildir.
Bilgiye dayanan itirazdır.
Akla dayanan muhalefettir.
Sorgulamaktır.
Denetlemektir.
Yanlışa yanlış demektir.
Doğru yapanın hakkını da teslim etmektir.
Özgür Özel'e sorularım var.
Yeni Parti'ye de.
İktidara da.
Bu yasaya “evet” diyenlere de.
“Hayır” diyenlere de.
Kendimize de.
Bir yanlış bütün doğruları siler mi?
Bir doğru bütün yanlışları örter mi?
Bir “evet” insanı hain yapar mı?
Bir “hayır” insanı vatansever yapmaya yeter mi?
Siyasetçilerden ilkeli olmalarını mı istiyoruz?
Bizim istediğimiz cümleyi kurmalarını mı?
Özgür milletvekili mi istiyoruz?
Bizim gibi düşünen milletvekili mi?
Demokrasi mi istiyoruz?
Yoksa yalnızca bizim kazandığımız bir demokrasi mi?
Özgür Özel'in verdiği oy sorgulanmalıdır.
Sonuna kadar.
Ona güvenen insanların yaşadığı hayal kırıklığı küçümsenmemelidir.
Yeni Parti'nin tüzüğündeki soru işaretleri unutulmamalıdır.
Çerçeve Yasa'nın Türkiye'nin geleceğinde yaratabileceği sonuçlar yakından izlenmelidir.
Olası bir siyasi stratejinin sonuçları takip edilmelidir.
İktidarın süreç boyunca verdiği sözlerin yerine getirilip getirilmediği kayda geçirilmelidir.
Kimseye açık çek verilmemelidir.
Kimse tek bir kararla siyasi darağacına da çıkarılmamalıdır.
Çözüm burada başlıyor.
Daha fazla slogan değil.
Daha fazla bilgi.
Daha fazla şeffaflık.
Siyasi liderlerden daha açık gerekçeler.
Milletvekillerinden daha bağımsız irade.
Meclis'ten daha fazla denetim.
Yargıdan herkese aynı hukuk.
Medyadan daha az peşin hüküm, daha fazla araştırma.
Yurttaştan daha az etiket, daha fazla soru.
Söz konusu vatansa yalnızca öfkelenmek yetmez.
Akıllı olmak gerekir.
Bilmek gerekir.
Okumak gerekir.
Şüphe etmek gerekir.
Sorgulamak gerekir.
Tehlikeyi görmek gerekir.
Strateji ihtimalini araştırmak gerekir.
Yanlışsa karşısında durmak gerekir.
Doğruysa hakkını teslim etmek gerekir.
En önemlisi, öfkenin aklın yerine geçmesine izin vermemek gerekir.
Öfkemiz haklı olabilir.
Kaygımız haklı olabilir.
Hayal kırıklığımız haklı olabilir.
Ama haklı bir öfke, yanlış bir hükmü doğruya dönüştürmez.
Bir ülkenin geleceği en yüksek sesle bağıranın haklı olduğu yerde kurulmaz.
Gerçeğin tamamına bakabilecek kadar cesur olanların olduğu yerde kurulur.