Vahşi Batının Bize Bıraktığı İronik Ders (IV)
Belki yazının başındaki western filmlerine yeniden dönmenin zamanı geldi.
Vahşi Batı'da herkes iyi değildi.
Kanun her zaman işlemiyordu.
Adalet her zaman gerçekleşmiyordu.
Fakat filmlerin bize öğrettiği sembolik bir şey vardı:
Bir insanın ne kadar sert olabileceğinin bile bir sınırı olmalıydı.
Silahlı iki adam düello yapabilirdi.
Ama çocuğa dokunulmazdı.
Kadına dokunulmazdı.
Silahsız adama saldırmak korkaklık sayılırdı.
Din adamına saygı gösterilirdi.
Şerif, iyi veya kötü, düzenin sembolüydü.
Bunların tarihsel gerçeklikten çok sinema mitolojisi olduğunu biliyoruz.
Fakat bu mitolojinin altında önemli bir fikir vardır:
Çatışma bile sınırsız olmamalıdır.
Bugün belki de ihtiyacımız olan şey tam olarak budur.
Herkesin aynı düşünmesi değil.
Herkesin aynı dine inanması değil.
Herkesin aynı siyasi görüşte olması değil.
Herkesin aynı yaşam biçimini benimsemesi hiç değil.
İhtiyacımız olan şey:
Anlaşmazlığın da bir ahlakı olduğunu yeniden hatırlamak.
Her şey kutsal olmak zorunda değil; ama bazı şeyler dokunulmaz olmalı
Modern toplumlarda “kutsal” kavramı kişiden kişiye değişebilir.
Bir insan için bayrak kutsaldır.
Bir başkası için din.
Bir başkası için aile.
Bir başkası için insan hakları.
Bir başkası için doğa.
Bir başkası için özgürlük.
Bunların hepsini aynı anlamda kutsal kabul etmek mümkün olmayabilir.
Fakat ortak bir toplum kurabilmek için bazı değerlerin özel bir saygı alanı içinde tutulması gerekir.
Çocukların güvenliği.
Kadınların onuru.
Yaşlıların itibarı.
Hastaların güvenliği.
Eğitimin saygınlığı.
İbadet özgürlüğü.
İnsani yardımın tarafsızlığı.
Devlet kurumlarının güvenilirliği.
Adaletin itibarı.
İnsan hayatının dokunulmazlığı.
Ve elbette farklı toplumların kendi ortak sembollerine duyduğu saygı.
Bunlar toplumun ahlaki kırmızı çizgileri olabilir.
Nereye gidiyoruz?
Belki bu yazının en zor sorusu budur.
Nereye gidiyoruz?
Bunun tek bir cevabı yok.
Çünkü toplumlar bir bütün olarak ne tamamen iyiye ne de tamamen kötüye doğru gider.
Aynı anda hem çok büyük iyilikler hem çok büyük kötülükler yaşanabilir.
Bir depremde binlerce insan yardım etmek için koşabilir.
Aynı toplumda başka insanlar yardım malzemesi çalabilir.
Bir doktor hayatını bir hastaya adayabilir.
Başka bir sağlık çalışanı şiddete uğrayabilir.
Bir genç yaşlı birine yer verebilir.
Başka biri yaşlıyı otobüste görmezden gelebilir.
Bir insan depremzedeye evini açabilir.
Başka biri depremzedeyi fırsat olarak görebilir.
Demek ki toplumun tamamı bozulmuş değildir.
Ama iyilik ile kötülük arasındaki sınırın ne kadar görünür olduğu önemlidir.
Belki de mesele yeniden utanmayı öğrenmektir
Bazen çok büyük ahlak teorilerine ihtiyacımız yoktur.
Bazen yalnızca şu cümleleri yeniden hatırlamak yeterlidir:
“Ayıp.”
“Bunu bir çocuğun yanında yapma.”
“O yaşlı insan.”
“O hasta.”
“O kadın.”
“O yardım görevlisi.”
“O öğretmen.”
“O doktor.”
“O ibadet ediyor.”
“O insanın inancı var.”
“O bayrak bir milletin ortak sembolü.”
“O kurum, hepimizin kurumu.”
Ve en önemlisi:
“Karşındaki de insan.”
Belki uygarlığın en basit tanımı budur.
Son söz: Vahşilik silahla başlamaz
Vahşilik belki de silah çekmekle başlamaz.
Bir insanın acısına gülmekle başlar.
Bir çocuğun korkusunu önemsememekle başlar.
Bir yaşlının varlığını yok saymakla başlar.
Bir kadının iradesini küçümsemekle başlar.
Bir hastanın çaresizliğinden faydalanmakla başlar.
Bir öğretmeni aşağılamakla başlar.
Bir doktoru dövmekle başlar.
Bir yardım kuruluşuna güvenmemek değil, iyilik yapan herkesi peşinen kötü görmekle başlar.
Bir devlet kurumunun hatasını eleştirmek değil, bütün kurumları bütünüyle değersiz saymakla başlar.
Bir dine veya düşünceye katılmamak değil, başkasının inancına insan olduğu için dahi saygı göstermemekle başlar.
Ve belki en sonunda insan, kendisini hiçbir değere karşı sorumlu hissetmemeye başlar.
İşte asıl tehlike budur.
Çünkü toplumları kanunlar tek başına ayakta tutamaz.
Polis her köşede duramaz.
Kamera her yeri göremez.
Mahkeme her an orada olamaz.
Devlet her davranışı denetleyemez.
Toplumun asıl güvenlik sistemi, insanların birbirlerine karşı taşıdıkları vicdandır.
O vicdan zayıflarsa, en güçlü kanun bile yetersiz kalır.
Bu nedenle bugün kendimize belki de “Biz neden eskisi gibi değiliz?” sorusundan önce başka bir soru sormalıyız:
“Çocuklarımızın, yaşlılarımızın, kadınlarımızın, hastalarımızın, öğretmenlerimizin, doktorlarımızın, yardım görevlilerimizin, inançlarımızın, ortak sembollerimizin ve birbirimizin karşısında hangi sınırları yeniden çizmeliyiz?”
Belki toplumun yeniden inşası büyük nutuklarla başlamayacaktır.
Bir ambulansa yol vermekle başlayacaktır.
Yaşlı birinin elinden tutmakla.
Bir çocuğun yanında dilimize dikkat etmekle.
Bir doktorun görevini yapmasına izin vermekle.
Bir öğretmene hak ettiği saygıyı göstermekle.
Bir yardım görevlisine güvenmek ve gerektiğinde onu denetlemekle.
Bir insanın inancına katılmasak bile ona hakaret etmemekle.
Bir bayrağa saygı göstermeyi, farklı düşünmekle çelişmeyen bir ortak değer olarak görebilmekle.
Ve belki de en önemlisi:
“Bana yapılmasını istemediğim şeyi başkasına yapmayacağım.” diyebilmekle.
Çünkü gerçek medeniyet, insanların birbirine ne kadar güçlü olduklarını gösterebildikleri yerde değil; güçlerini kullanabilecekleri hâlde kullanmamayı seçtikleri yerde başlar.
Vahşi Batı'nın filmlerdeki şerifi belki bunu biliyordu.
Asıl soru ise bugün bizim bunu hâlâ hatırlayıp hatırlamadığımızdır.