Mahkeme Korkusu mu, Adalet Güveni mi?
Toplumların adalet anlayışını anlamak için bazen anayasalara değil, insanların günlük konuşmalarına kulak vermek yeterlidir. Çünkü toplumun hukuka duyduğu güven, en samimi hâliyle diline yansır.
Dikkat ediniz.
Bir anlaşmazlık yaşandığında insanlar çoğu zaman, “Seni mahkemeye veririm, hakkımı alırım.” demezler.
Onun yerine şu cümleyi kurarlar:
“Seni mahkemeye veririm, sürüm sürüm süründürürüm.”
Bu sözün üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir.
Çünkü bu cümlede amaç hakka ulaşmak değildir. Amaç, karşı tarafı mahkeme koridorlarında yıllarca bekletmek, duruşmadan duruşmaya koşturmak, masraf yaptırmak, zamanını tüketmek ve yıpratmaktır. Yani mahkeme, adaletin kapısı olmaktan çıkıp bir cezalandırma aracına dönüşmektedir.
Oysa mahkemeler, insanların birbirini süründürdüğü yerler değil; hakkın en kısa zamanda sahibine teslim edildiği yerler olmalıdır.
Adalet, yalnızca doğru karar vermek değildir.
Adalet, doğru kararı zamanında verebilmektir.
Çünkü zamanın çaldığını, hiçbir mahkeme kararı geri getiremez.
Yıllarca süren bir davanın sonunda haklı bulunabilirsiniz. Fakat kaybettiğiniz yılları, bozulan sağlığınızı, tükenen sabrınızı, yıpranan ailenizi, kaçırdığınız fırsatları hangi karar telafi edebilir?
Bir çiftçinin yıllarca süren arazi davası sonunda kazandığı toprak, ekilemeyen yılları geri getirmez.
Bir tüccarın kazandığı alacak davası, iflas eden işini yeniden ayağa kaldırmaz.
Haksız yere yıllarca yargılanan bir insanın beraat kararı ise kaybettiği itibarı, huzuru ve gençliği geri veremez.
Bu nedenle hukuk düşüncesi yüzyıllardır aynı gerçeği dile getirir:
“Geciken adalet, adalet değildir.”
Bu söz, yalnızca güzel bir hukuk ilkesi değil, insan hayatının acı bir gerçeğidir.
Elbette hiçbir hâkim dosyaya bakmadan karar vermemelidir. Hiç kimse hız uğruna adaletsizliğe razı olamaz. Deliller incelenecek, tanıklar dinlenecek, savunma hakkı korunacaktır.
Fakat titizlik başka şeydir; gereksiz gecikme başka…
Bir doktorun hastasını yıllarca ameliyat sırası bekletmesi nasıl kabul edilemezse, hakkını arayan insanın da yıllarca karar beklemesi normal görülemez.
Adaletin simgesi olan kadının bir elinde terazi, diğer elinde kılıç vardır. Terazi hakkı tartar, kılıç hukukun yaptırım gücünü temsil eder.
Belki bugün o heykele görünmeyen üçüncü bir sembol daha eklemek gerekir:
Bir kum saati…
Çünkü zaman, adaletin sessiz ortağıdır.
Kum saatindeki taneler akıp giderken yalnızca dakikalar değil, insanların umutları da tükenir.
Adalet, ağır yürüyebilir; ama hareketsiz kalamaz.
Toplumun devlete güveni, mahkemenin kapısından başlar. Eğer insanlar mahkemeyi bir hak arama yolu değil de bir yıpratma aracı olarak görmeye başlamışsa, kaybedilen yalnızca davalar değildir; devlet ile vatandaş arasındaki güven bağı da zayıflamaya başlamıştır.
Gerçek hukuk devleti, insanlara mahkemeden korkmayı değil, mahkemeye güvenmeyi öğretir.
İnsanların birbirine, “Seni mahkemeye veririm, süründürürüm.” diye tehdit savurduğu bir toplum ile “Mahkemeye gideriz, hukuk kimin haklı olduğuna karar verir.” diyebildiği bir toplum arasında yalnızca bir cümle farkı yoktur.
O iki cümlenin arasında; hukuk kültürü, demokrasi, özgürlük, güven ve medeniyet vardır.
Bir ülkenin adalet sistemi, en çok mahkeme binalarının büyüklüğüyle değil; vatandaşın mahkemeden çıkarken hissettiği duyguyla ölçülür.
İnsan mahkemenin kapısından, “Yoruldum.” diyerek değil; “Hakkımı aldım.” diyerek çıkabiliyorsa, işte orada adalet vardır.
Çünkü adalet, insanları süründürmek için değil; insan onurunu korumak için vardır. Ve gerçek adalet, yalnızca doğru hüküm veren değil, doğru hükmü zamanında verebilen adalettir.