Aynı Sofrada Yemek Yedik

20 Ağu 2026 - 07:46 YAYINLANMA

Gurbetten Dostluğa Uzanan Bir Hatıra

“Bazı insanlar size bir kitap hediye eder; bazıları ise sizin hatıranızı kendi hayatlarının duvarına asar. İşte dostluk, ikinci davranışın adıdır.”

İnsan ömrünün bazı dönemleri vardır ki, yıllar geçse de hafızanın en canlı köşesinde yaşamaya devam eder. O günlerde gördüğünüz bir bina, tanıştığınız bir insan, içtiğiniz bir fincan çay veya edilen tek bir cümle, zamanın aşındıramadığı bir hatıraya dönüşür.

Benim için Amerika Birleşik Devletleri’nde geçirdiğim günler de böyle bir dönemin adıdır.

Bu yolculuk bir turist merakıyla yapılmış sıradan bir gezi değildi. Uzun yıllar kamu görevinde bulunmuş bir idareci olarak, farklı toplumların nasıl işlediğini yerinde görmek istiyordum. Bir devleti güçlü kılan yalnızca ekonomisi değildir; hukuk anlayışı, eğitim sistemi, yerel yönetimleri, sivil toplum kuruluşları, inanç hayatı, aile yapısı ve çalışma disiplini de en az ekonomisi kadar önemlidir.

Bu düşünceyle gittiğim Amerika’da yalnızca caddeleri dolaşmadım. Üniversiteleri ziyaret ettim. Basın kuruluşlarının çalışma biçimlerini incelemeye çalıştım. İtfaiye teşkilatlarının organizasyonunu gözlemledim. Kasırga takip merkezlerinin teknik altyapısını öğrenmeye gayret ettim. Vergi sistemi, sosyal yapı, farklı etnik kökenlerin bir arada yaşama biçimleri, mezhepler, kiliseler ve dinî hayat üzerine notlar aldım.

Bir bakıma önümde duran ülkeye değil, insanın kurduğu medeniyete bakıyordum.

Fakat bütün bu gözlemler arasında, hiçbir resmî kurumun veremeyeceği kadar değerli bir dersi bana bir insan öğretecekti.

O günlerde kızım sayesinde emekli bir pastörle tanıştım.

İlk bakışta sıradan bir tanışmaydı.

Fakat sohbet ilerledikçe onun yalnızca bir din adamı olmadığını fark ettim. İki fakülte bitirmişti. Hayatının önemli bir bölümünü farklı ülkelerde görev yaparak geçirmişti. Çok okuyan, çok gezen, çok düşünen ve en önemlisi karşısındakini dikkatle dinleyen bir insandı.

Farklı inançlara mensuptuk.

Farklı kültürlerde yetişmiştik.

Farklı coğrafyaların çocuklarıydık.

Ama ortak bir merakımız vardı: Hakikati aramak.

Sohbetlerimiz bazen peygamberlerden başlıyor, din felsefesine uzanıyordu. Bazen İslam’daki mezhepler konuşuluyor, bazen Hristiyanlık tarihindeki ayrışmalar ele alınıyordu. Kimi zaman Amerika’nın kuruluş felsefesine geliyor, kimi zaman edebiyatın insan ruhunu nasıl şekillendirdiğini tartışıyorduk.

Birbirimizi ikna etmeye çalışmıyorduk.

Birbirimizi anlamaya çalışıyorduk.

Bugün geriye dönüp baktığımda gerçek dostluğun ilk şartının bu olduğunu düşünüyorum.

Sohbetlerimizin birinde konu eğitim meselesine geldi.

Ben de çocukluk yıllarımdan zihnimde kalan bir metni anlattım.

Ortaokul Türkçe ders kitabımızda yer alan “Albay Garcia’ya Mektup” başlıklı yazıyı…

Bugünün gençleri belki bu metni hiç okumamıştır.

Bizim neslimiz ise onu yalnızca bir hikâye olarak değil, karakter eğitiminin bir parçası olarak okudu.

O yazıda verilen mesaj çok açıktı:

Görev, bahane üretmeden yerine getirilmelidir.

Sorumluluk, denetim altında olunduğu için değil, insanın vicdanı gereği taşınmalıdır.

İş ahlakı, yalnızca çalışmak değil; güvenilir olmaktır.

Çocuk aklımla bütün bunları o kadar derin kavrayamamış olabilirim. Ama yıllar sonra kamu görevinde çalışırken, o yazının zihnimin bir köşesinde yaşamaya devam ettiğini fark ettim.

Pastör dikkatle dinledi.

Sonra sakin bir ifadeyle şöyle dedi:

“Bu metni hiç duymadım. Ama anlattığınıza göre insan yetiştirmek bakımından oldukça değerli görünüyor.”

Konu kapandı.

Ben de üzerinde durmadım.

Hayatın bana hazırladığı sürprizden habersizdim.

Aradan birkaç hafta geçti.

Bir gün beni ve ailemi akşam yemeğine davet ettiler.

Gurbet elde yapılan davetlerin değeri başkadır.

İnsan kendi ülkesinden binlerce kilometre uzakta, yabancı sandığı insanların evinde misafir olduğunda, misafirperverliğin milliyeti olmadığını öğreniyor.

Kapıyı güler yüzle açtılar.

Pastörün eşi büyük bir incelikle hazırlanmış sofraya buyur etti.

Masada israf yoktu.

Gösteriş yoktu.

Samimiyet vardı.

Yemek boyunca yalnızca yemek yenmedi.

Hayatlar paylaşıldı.

Hatıralar konuşuldu.

İnsan bazen bir sofrada yalnız ekmeğini değil, güvenini de paylaşır.

Belki de dostluk tam burada başlar.

Yemek bittikten sonra çay faslına geçeceğimizi düşünüyordum.

Pastör tebessüm ederek:

“Size göstermek istediğim bir şey var.” dedi.

Evin geniş bir odasına geçtik.

Duvarın ortasında büyükçe bir çerçeve asılıydı.

Yaklaştıkça yazılar seçilmeye başladı.

Bir an durdum.

Çünkü karşımdaki yazıyı tanımıştım.

Çerçevenin içinde “Albay Garcia’ya Mektup” vardı.

O an hissettiklerimi tarif etmek kolay değildir.

Mutluluğumun sebebi, o yazının bana ait olması değildi.

Mutluluğumun sebebi, çocukluk yıllarımdan taşıdığım bir hatıraya gösterilen saygıydı.

Meğer sohbetimizden sonra metni araştırmış, bulmuş, okumuş ve evinin duvarına asmıştı.

İşte o gün şunu öğrendim:

İnsanlar yalnızca birbirlerine hediye vermezler.

Bazen birbirlerinin hatıralarına da değer verirler.

Ve bu, en kıymetli hediyedir.

Türkiye’ye döndükten sonra dostluğumuz bitmedi.

Telefonlarımız sürdü.

Mektuplar yerini e-postalara bırakmıştı.

Mesafeler uzaktı ama gönüller uzakta değildi.

Sonra hayatın en ağır imtihanlarından biri geldi.

Annem hastalandı.

Ardından Rabbine kavuştu.

O günlerde dünya ile irtibatım azaldı.

Telefonlar sustu.

E-postalar gecikti.

Aylar sonra gelen bir mesajı bugün bile unutamıyorum.

Pastör ve eşi birlikte yazmışlardı.

“Ahmet…

Uzun zamandır görüşemiyoruz.

Biz hâlâ dostuz değil mi?

Çünkü aynı sofrada yemek yedik.”

Bu satırları okurken gözlerim uzun süre ekranda kaldı.

Bir cümlenin bu kadar kısa, bu kadar sade ve bu kadar derin olabileceğini o gün bir kez daha anladım.

Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim’in misafirleri anlatılır.

O, tanımadığı misafirlerine vakit kaybetmeden bir buzağı hazırlatır.

Misafirlerin yemediklerini görünce endişelenir.

Çünkü kadim geleneklerde aynı sofraya oturmak, güvenin ve dostluğun işaretiydi.

Sofraya oturmayan kimse, ya yolcuydu ya da düşman.

İşte bu sebeple pastörün o cümlesi beni yalnızca duygulandırmadı.

Bana insanlık tarihinin ortak hafızasını da hatırlattı.

Demek ki sofralar yalnızca yemek için kurulmazmış.

Sofralar, güven inşa etmek için de kurulurmuş.

Bugün geriye dönüp baktığımda Amerika’dan aklımda kalan en büyük şey yüksek binalar değildir.

Ne geniş otoyollar…

Ne teknolojik gelişmeler…

Ne de modern şehirler…

En büyük hatıram, çocukluğumdan kalan bir metni benim kadar önemseyen bir insan ve yıllar sonra gönderdiği şu cümledir:

“Biz hâlâ dostuz değil mi?

Çünkü aynı sofrada yemek yedik.”

Belki de medeniyetlerin en sağlam köprüleri, diplomasi masalarında değil; aynı ekmeğin bölüşüldüğü sofralarda kurulur.

İnsanlık, aynı inanca sahip olduğu için değil; birbirinin hatırasına, acısına ve ekmeğine saygı duyduğu ölçüde çoğalır.

Ve ben Amerika’dan dönerken valizimde birkaç kitap, birkaç not ve birkaç hatıradan daha fazlasını getirmiştim.

İnsanlığa olan güvenimi de birlikte getirmiştim.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: