Hangi Otelde Kalıyorlar
1967… Dünya, Altı Gün Savaşı’nın sıcaklığıyla yanıyor. Radyolar, televizyonlar, gazeteler… Hepsi aynı şeyi söylüyor:
İsrail ilerliyor.
Orta Doğu sarsılıyor.
Bir tarafta sayıca ve coğrafi olarak çok daha geniş bir dünya: Arap ülkeleri.
Diğer tarafta küçük bir ülke: İsrail.
Savaş devam ederken, dünyanın başka bir köşesinde, Mao Zedong danışmanlarını çağırır.
“Anlatın,” der, “bu savaş nedir, ne oluyor?”
Danışmanlar uzun uzun anlatır: cepheler, stratejiler, hava saldırıları, geri çekilmeler… İsrail’in kısa sürede elde ettiği başarılar…
Mao dinler. Ama yüzünde hâlâ bir soru işareti vardır.
Sonunda sorar:
“Bu İsrail nerede?”
“Efendim, Orta Doğu’da.”
“Peki nüfusu ne kadar?”
“Yaklaşık iki buçuk milyon.”
Mao bir süre düşünür.
Sonra tarihe geçecek o soruyu sorar:
“Bu İsrailliler hangi otelde kalıyor?”
Bu soru, ilk bakışta bir fıkra gibi görünür. Ama aslında savaşların en acı gerçeğini de içinde taşır:
Sayı her zaman sonucu belirlemez.
1967’de olan tam da buydu.
Arap orduları; sayıca üstün, coğrafi olarak geniş, kaynak bakımından daha zengin…
Ama dağınık.
Ama hazırlıksız.
Ama birbirine tam güvenemeyen bir yapı içinde.
İsrail ise küçük.
Ama organize.
Ama hızlı.
Ama ne yaptığını bilen bir askeri akılla hareket ediyor.
Savaş sadece silahların değil;
planlamanın, disiplinin ve zamanlamanın da mücadelesidir.
Cesaret, elbette her iki tarafta da vardı.
Hiçbir asker cepheye korkusuz olduğu için gitmez; ama çoğu, görev duygusuyla orada durur.
Ancak cesaret tek başına yetmez.
Kabiliyet… işte asıl farkı o yaratır.
Mao’nun “hangi otelde kalıyorlar?” sorusu, aslında bir şaşkınlığın ifadesidir.
Küçük bir gücün, büyük bir gücü nasıl sarsabildiğine duyulan hayret…
Ama belki de asıl soru şudur:
Kalabalık olmak mı daha güçlü kılar, yoksa ne yaptığını bilmek mi?
Tarih bu soruya defalarca cevap verdi.
1967’de verdiği cevap da pek farklı değildi.
Bugün hâlâ aynı hatayı yapıyoruz.
Sayıları görüyoruz, ama sistemi görmüyoruz.
Kalabalığı görüyoruz, ama organizasyonu görmüyoruz.
Ve sonra şaşırıyoruz.
Belki de bazen durup, Mao’nun o ironik sorusunu kendimize sormalıyız:
“Gerçekten neye bakıyoruz?”
Çünkü bazen mesele, kaç kişi olduğumuz değil nasıl olduğumuzdur.