Vahşi Batı’dan Vahşileşen Topluma (III)
Peki biz neyi kaybediyoruz?
Asıl endişe verici soru belki de budur.
Bir toplumda tek tek kötü davranışların olması yeni değildir.
Her toplumda suç vardır.
Her toplumda ahlaksızlık vardır.
Her toplumda çıkarcılık vardır.
Her toplumda saygısız insanlar vardır.
Sorun, bunların ortaya çıkması değil.
Sorun, normalleşmesidir.
Bir zamanlar ayıp sayılan bir davranışın artık komik bulunması...
Bir zamanlar utanılan bir sözün sosyal medyada alkışlanması...
Bir zamanlar toplum tarafından dışlanan bir davranışın “herkes böyle yapıyor” denilerek savunulması...
İşte tehlike burada başlar.
Çünkü toplumları bir gecede ahlaksızlaştıran büyük bir olaydan çok, küçük sınırların her gün biraz daha aşılması tehlikelidir.
Sosyal medya ve utanmanın kaybolması
Bugünün dünyasında bu sürece yeni bir unsur daha eklenmiştir:
Sosyal medya.
Eskiden insanın yaptığı kötü bir davranışın tanığı birkaç kişi olabilirdi.
Şimdi milyonlarca insan görebiliyor.
Fakat garip bir biçimde görünürlük arttıkça utanma azalabiliyor.
Çünkü sosyal medya bazen iyiliği değil, en uç davranışı ödüllendirebiliyor.
En sert söz...
En büyük kavga...
En ağır hakaret...
En mahrem görüntü...
En büyük rezalet...
Daha çok izlenme getirebiliyor.
Böylece toplumun doğal ahlak sınırları, algoritmaların dikkat ekonomisiyle çatışmaya başlıyor.
İnsan, bir süre sonra “Bu doğru mu?” diye sormak yerine:
“Bu çok izlenir mi?”
diye düşünmeye başlayabiliyor.
İşte bu, yalnızca teknolojik değil, ahlaki bir dönüşümdür.
“Herkes böyle yapıyor” cümlesinin tehlikesi
Bir toplumun çöküşünde belki de en tehlikeli cümlelerden biri şudur:
“Herkes böyle yapıyor.”
Herkes yapıyorsa normaldir.
Normal ise sorun yoktur.
Sorun yoksa müdahale etmeye gerek yoktur.
Böylece yanlış davranış, tekrarlandıkça meşrulaşır.
Oysa ahlakın ölçüsü tekrar sayısı değildir.
Bir milyon insanın yanlış yapması, yanlışı doğru hâle getirmez.
Toplumun vicdanı bazen çoğunluğa karşı da konuşabilmelidir.
Bizim geçmişimiz gerçekten daha mı iyiydi?
Burada kendimize karşı dürüst olmamız gerekir.
Geçmişi romantikleştirmek kolaydır.
“Eskiden insanlar birbirine çok saygılıydı.”
“Eskiden kimse hırsızlık yapmazdı.”
“Eskiden herkes büyüğüne saygı gösterirdi.”
“Eskiden aileler çok sağlamdı.”
Gerçek hayat hiçbir zaman bu kadar kusursuz değildi.
Geçmişte de şiddet vardı.
Haksızlık vardı.
Kadına yönelik şiddet vardı.
Çocukların istismarı vardı.
Yoksulluk vardı.
Ayrımcılık vardı.
Devlet kurumlarında sorunlar vardı.
Dolayısıyla mesele geçmişi kutsamak değildir.
Mesele, geçmişte var olan iyi değerleri bugünün şartlarına taşıyabilmektir.
Çerkes Xabze'sinin hatırlattığı bir şey
Belki burada kendi kültürel hafızamıza da bakabiliriz.
Çerkes Xabze'sinde insan, tek başına bir birey değildir.
Bir ailenin üyesidir.
Bir akrabalık ağının parçasıdır.
Bir toplumun sorumluluğunu taşır.
Büyüğe saygı vardır.
Küçüğe koruyuculuk vardır.
Misafire hürmet vardır.
Sözün ağırlığı vardır.
İnsanın davranışının ailesine ve toplumuna yansıyan bir itibarı vardır.
Bunlar modern dünyada aynen kopyalanacak kurallar olmayabilir.
Zaten kültür, müzede saklanan bir eşya değildir.
Yaşayan kültür kendisini yeniler.
Fakat Xabze'nin temelindeki bazı sorular bugün hâlâ çok değerlidir:
“Bu yaptığım aileme yakışıyor mu?”
“Bu davranış toplumun huzurunu bozuyor mu?”
“Benden küçük veya güçsüz birine zarar veriyor muyum?”
“Misafire, yaşlıya, kadına, çocuğa nasıl davranmalıyım?”
Bunlar eski sorular olabilir.
Ama cevapları hâlâ yenidir.