Süveyş Örneği Ekseninde Kanal İstanbul, Türkiye İçin Yeni Bir Jeopolitik ve Egemenlik Sınavı mı?"

05 Eki 2026 - 16:09 YAYINLANMA
Süveyş  Örneği Ekseninde Kanal İstanbul, Türkiye İçin Yeni Bir Jeopolitik ve Egemenlik Sınavı mı?"Kara Hâkimiyet Kuramı, Halford J. Mackinder’in yaklaşımına dayanır ve dünya siyasetinde belirleyici gücün Avrasya’nın merkezindeki “Kalpgâh” (Heartland) üzerinde hâkimiyet kurmaktan geçtiğini savunur.

Buna karşılık Alfred Thayer Mahan’ın Deniz Hâkimiyet Kuramı, küresel gücün güçlü donanma, deniz ticaret yolları, limanlar ve stratejik boğazlar ile kanalların kontrolüne dayandığını ileri sürer.

Bu iki yaklaşım birlikte değerlendirildiğinde, İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Süveyş, Panama gibi kanallar, kara ve deniz güçlerinin kesiştiği, küresel güç mücadelesinin yoğunlaştığı stratejik düğüm noktalarıdır.

Küresel Ticaret Rotalarının Dönüşümü

Coğrafi Keşifler’in ardından Ümit Burnu üzerinden Hindistan ve Uzak Doğu’ya ulaşan yeni deniz yolları kullanılmaya başlandı. Yüzyıllar boyunca Doğu-Batı ticaretinin ana güzergâhlarından biri olan Akdeniz’in küresel ticaretteki ağırlığını önemli ölçüde azaldı. Avrupa ile Asya arasındaki deniz ticaretinin Atlantik ve Hint Okyanusu eksenine kayması, Akdeniz limanlarının eski stratejik üstünlüğünü zayıflattı.

Ancak 19. yüzyılda Sanayi Devrimi’nin hız kazanması, Avrupa devletlerinin hammadde kaynaklarına ve denizaşırı pazarlara ulaşma ihtiyacını artırması, özellikle Hindistan ve Uzak Doğu ile bağlantının mümkün olduğunca kısa, güvenli ve ekonomik bir güzergâh üzerinden sağlanması düşüncesini  geliştirdi. Yeni yollar bulunması büyük güçlerin temel stratejik meselelerinden birine dönüştü. Bu arayışın merkezinde, Akdeniz ile Kızıldeniz arasında uzanan Süveyş Kıstağı bulunuyordu.

Süveyş Kanalı’nın açılması yalnızca coğrafi bir engelin ortadan kaldırılması anlamına gelmiyordu. Kanal, dünya deniz ticaretinin güzergâhlarını değiştirecek, Akdeniz’i yeniden küresel ticaret sisteminin merkezlerinden biri haline getirecek ve Avrupa devletleri arasındaki sömürge rekabetini yeni bir aşamaya taşıyacaktı. Aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun Mısır üzerindeki hükümranlık hakları ile Mısır yönetiminin giderek genişleyen özerkliği arasındaki hukuki ve siyasi gerilimi de görünür hale getirecekti.

Ferdinand de Lesseps ve Kanal Projesinin Hayata Geçirilmesi

Süveyş Kanalı projesinin gerçekleştirilmesindeki en önemli isim Fransız diplomat ve girişimci Ferdinand de Lesseps oldu. Lesseps’ti. Ferdinand de Lesseps ile Said Paşa’nın ilişkisi, Süveyş Kanalı projesinden yaklaşık yirmi yıl önceye uzanıyordu.

1832’de diplomatik görevle Mısır’a gelen Lesseps, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu Said’in bir süre hocası ve danışmanı olmuş; özellikle binicilik ve sportif faaliyetler üzerinden gelişen ilişkileri zamanla yakın bir dostluğa dönüşmüştü.

Said Paşa’nın 1854’te Mısır valiliğine gelmesinin ardından bu eski dostluk, Lesseps’in Süveyş Kanalı projesini doğrudan valiye sunabilmesini ve aynı yıl kanal imtiyazını elde etmesini kolaylaştırdı.

Mısır Valisi Said Paşa ile ilişkilerinden ve Fransa’nın diplomatik desteğinden yararlanarak 1854 ve 1856 yıllarında kanalın inşasına ilişkin imtiyazlar elde etti. Ardından Compagnie Universelle du Canal Maritime de Suez adıyla Süveyş Deniz Kanalı Şirketi kuruldu.

Bununla birlikte projenin başlangıç aşaması önemli bir hukuki sorun barındırıyordu. Mısır yönetimi geniş bir idari özerkliğe sahip olsa da hukuken Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında bulunuyordu.

Dolayısıyla Mısır valisinin yabancı bir şirketle yaptığı ve bölgenin geleceğini doğrudan ilgilendiren böylesine kapsamlı bir imtiyaz anlaşmasının İstanbul’un onayına ihtiyaç duyduğu kabul ediliyordu.

Kanalın inşası 1859’da başladı. İlk yıllarda çok sayıda Mısırlı köylü angarya sistemiyle ağır çöl koşullarında çalıştırıldı; salgın hastalıklar ve su sıkıntısı ciddi insan kayıplarına yol açtı.

Osmanlı yönetiminin itirazları ve uluslararası baskılar sonucunda angaryanın sınırlandırılmasıyla 1860’ların ortalarından itibaren buhar gücüyle çalışan kazıcı ve tarak makineleri yaygınlaştı.

Yaklaşık on yıllık çalışmanın ardından Süveyş Kanalı, 17 Kasım 1869’da uluslararası bir törenle açıldı. Kanalın açılışı, yalnızca büyük bir mühendislik başarısı değil, dünya ticareti ve jeopolitik dengeler açısından yeni bir dönemin başlangıcıydı.

Osmanlı İmparatorluğu Neden Kanala İzin Verdi?

Süveyş Kanalı meselesi, Osmanlı Bâb-ı Âlisi açısından basit bir ulaştırma veya ticaret projesi değildi. İstanbul yönetimi için asıl mesele, Mısır üzerindeki egemenliğin korunması ve yabancı devletlerin Osmanlı topraklarında kalıcı siyasi ve ekonomik nüfuz alanları oluşturmasının önlenmesiydi.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa döneminden itibaren Mısır, Osmanlı İmparatorluğu içinde kendine özgü bir statü kazanmıştı. İç yönetimde geniş yetkilere sahip olan Mısır hanedanı, hukuken Osmanlı padişahının hükümranlığını tanımaya devam ediyordu. Bu nedenle Said Paşa’nın Bâb-ı Âli’nin nihai onayını almadan Lesseps’e kanal imtiyazı vermesi İstanbul açısından bir egemenlik meselesiydi.

Bâb-ı Âli’nin kaygısı yalnızca Mısır yönetiminin yetki sınırlarını aşması değildi. Kanalın yabancı sermaye tarafından inşa edilmesi, Avrupa devletlerinin Mısır’daki ekonomik nüfuzunu siyasi nüfuza dönüştürebilirdi.

İstanbul, özellikle Fransa’nın kanal şirketi üzerinden bölgede kalıcı bir güç kazanmasından ve Mısır’ın zamanla Osmanlı merkezî otoritesinden tamamen uzaklaşmasından endişe ediyordu.

Bu nedenle Osmanlı yönetiminin başlangıçtaki yaklaşımı doğrudan kanal fikrine karşı çıkmaktan çok, projenin hukuki statüsünü denetim altında tutmaya yönelikti. Kanalın yapılması giderek kaçınılmaz hale geldikçe İstanbul’un politikası da projeyi engellemekten, Osmanlı hükümranlığını mümkün olduğu ölçüde güvence altına almaya doğru evrildi.

Süveyş Üzerinde Fransız-İngiliz Rekabeti

Kanal projesinin uluslararası boyutunu belirleyen temel unsur, Fransa ile Büyük Britanya arasındaki rekabetti. Fransa, Süveyş’i Akdeniz’deki siyasi ve ticari nüfuzunu genişletecek stratejik bir araç olarak görüyordu. Ferdinand de Lesseps’in girişimleri de Fransız diplomatik çevrelerinden güçlü destek buldu.

Büyük Britanya ise başlangıçta projeye karşı çıktı. Londra açısından temel kaygı, Hindistan ile Avrupa arasındaki deniz ulaşımının Fransız etkisi altındaki bir kanal üzerinden gerçekleştirilmesiydi. Hindistan, Britanya İmparatorluğu’nun ekonomik ve stratejik sisteminin merkezinde bulunduğu için Süveyş meselesi doğrudan imparatorluğun güvenliğiyle ilişkilendiriliyordu.

Ancak kanalın inşası ilerledikçe İngiliz politikasında önemli bir değişim yaşandı. Londra, gerçekleşmesini engelleyemediği projeyi dışarıdan seyretmek yerine kanal üzerinde nüfuz kurmanın daha gerçekçi olduğunu gördü. Böylece İngiltere’nin politikası muhalefetten denetime doğru kaydı.

Bu dönüşüm, Süveyş Kanalı’nın sonraki tarihinde belirleyici oldu. Başlangıçta Fransız girişimi olarak ortaya çıkan proje, zaman içerisinde İngiliz İmparatorluğu’nun Hindistan ve Asya stratejisinin en önemli unsurlarından birine dönüştü.

Sultan Abdülaziz’in 1866 Fermanı ve Osmanlı Egemenliği

Uzun süren diplomatik görüşmelerin ardından Sultan Abdülaziz, 19 Mart 1866 tarihli fermanıyla kanal projesine resmî onay verdi. Ancak bu onay, Mısır yönetiminin ve kanal şirketinin daha önce elde ettiği imtiyazların bütünüyle kabul edilmesi anlamına gelmiyordu.

Bâb-ı Âli, ferman aracılığıyla Osmanlı egemenliğini hukuken muhafaza etmeye çalıştı. Kanal inşaatında kullanılan zorunlu iş gücünün kaldırılması, işçilerin ücret karşılığında çalıştırılması ve kanal şirketine verilmesi planlanan geniş arazi ayrıcalıklarının sınırlandırılması bu çerçevede önem taşıyordu. Kanalın uluslararası deniz ulaşımına açık olması kabul edilirken bölgenin Osmanlı hükümranlığı altında bulunduğu ilkesi de korunmaya çalışıldı.

Dolayısıyla Sultan Abdülaziz’in 1866 tarihli fermanı Osmanlı Devleti’nin kanal projesini kayıtsız şartsız kabul etmiyordu. İstanbul yönetimi; engelleyemediği uluslararası bir projeyi hukuki çerçeve içine alarak kendi egemenlik haklarını mümkün olduğunca korumaya çalışmıştır.

Bu yönüyle Süveyş meselesi, 19. yüzyıl Osmanlı diplomasisinin büyük güçler arasındaki rekabetten yararlanarak egemenlik alanını muhafaza etme politikasının dikkat çekici örneklerinden biridir.

Süveyş Kanalı’nın Açılması ve Jeopolitik Dengenin Değişmesi

17 Kasım 1869’da kanalın açılmasıyla Akdeniz ile Kızıldeniz arasında doğrudan deniz bağlantısı kuruldu. Avrupa’dan Hint Okyanusu’na giden gemilerin Afrika kıtasını Ümit Burnu üzerinden dolaşma zorunluluğunun ortadan kalkması, ulaşım sürelerini ve mesafeleri önemli ölçüde azalttı.

Bu değişim Akdeniz’in ekonomik önemini yeniden artırdı. Marsilya, Cenova ve Trieste gibi limanlar Asya ticaretinin Avrupa’ya ulaştığı önemli merkezler haline gelirken, Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz küresel ticaret sisteminin stratejik bağlantı alanına dönüştü.

Süveyş’in önemi yalnızca ticaret hacmiyle sınırlı değildi. Süveyş Kanalı, Avrupa ile Hint Okyanusu arasındaki deniz yolunu kısaltarak İngiltere’nin sömürgelerine asker ve donanma sevkini hızlandırmış, böylece uzak bölgelere askerî güç sevk etme kabiliyetini artırdı.

Süveyş Kanalı’nda İngiliz Hâkimiyetinin Finansal Anahtarı  Rothschildler

Süveyş Kanalı’nın stratejik önemi artınca,  projeye karşıtı İngiltere’yi hızla kanal üzerinde doğrudan nüfuz kurmaya yöneltti. Ağır dış borç baskısı altındaki Mısır Hidivi İsmail Paşa’nın Süveyş Kanalı Şirketi’ndeki hisselerini satışa çıkarması, Londra’ya beklediği fırsatı ayağına getirdi. Benjamin Disraeli hükümeti 1875’te harekete geçerek Hidiv’e ait 176.602 hisseyi yaklaşık 4 milyon sterline satın aldı.

İşlemin hızla tamamlanması gerektiğinden Parlamento’daki ödenek sürecini beklemek istemeyen İngiliz hükümetine gerekli finansman, Lionel de Rothschild’in yönettiği Londra merkezli N. M. Rothschild & Sons tarafından avans olarak sağlandı.

Böylece Rothschildler kanalın sahibi olmaktan ziyade, İngiliz devletinin bu stratejik satın almasını mümkün kılan finansör rolünü üstlendi. Bu girişim, özel bankacılık sermayesinin  jeopolitik hedeflerin gerçekleştirilmesindeki finansal rolüne dikkatleri çekti.

Hisse alımıyla Süveyş Kanalı Şirketi’nde önemli bir pay sahibi olan İngiltere, kanalın ekonomik ve siyasi geleceği üzerinde daha etkili bir konuma yükseldi. 1882’de Mısır’ın İngiliz kuvvetleri tarafından işgal edilmesiyle bu nüfuz askerî ve siyasi denetimle daha da güçlendi.

Böylece Süveyş, Britanya İmparatorluğu’nun Akdeniz’den Hint Okyanusu ve Hindistan’a uzanan stratejik hattının başlıca düğüm noktalarından biri hâline geldi.

Cebelitarık–Malta–Süveyş–Aden–Hindistan hattı, İngiliz deniz gücünün uzak coğrafyalara süratle ulaşmasını sağlayan birbirine bağlı stratejik geçitler ve üsler sistemi oluşturdu.

Bu bakımdan Süveyş Kanalı’nın denetimi, yalnızca deniz ticaretinin güvenliği açısından değil, Britanya’nın askerî güç sevk etme kabiliyeti ve imparatorluk coğrafyası arasındaki bağlantının sürdürülebilmesi bakımından da hayati önem taşıdı.

Mısır ve Osmanlı Açısından Jeopolitik Bedel

Süveyş Kanalı’nın sağladığı küresel ekonomik kazanımlar, Mısır açısından ağır mali ve siyasi sonuçlarla birlikte ortaya çıktı.

Kanalın yapımı, altyapı yatırımları ve Hidiv İsmail Paşa dönemindeki geniş çaplı modernleşme harcamaları Mısır’ın dış borçlarını hızla artırdı. Mali bağımlılığın derinleşmesi, Avrupalı devletlerin Mısır maliyesi üzerindeki denetimini güçlendirdi. Parayı veren düdüğü de çaldı, emirde verdi.

Mısır’ın ekonomik bağımlılığı zamanla siyasi bağımlılığa dönüştü. Kanal hisselerinin İngiltere’ye satılması bu sürecin kritik aşamalarından biriydi. 1882 İngiliz işgali Mısır’ın fiilî olarak Osmanlı yönetiminden uzaklaşmasını hızlandırdı.

Albay Ahmed Urabi Paşa’nın İsyanı ve İngiltere’nin Mısır’a Müdahalesi

1882 İngiltere-Mısır Savaşı’nın temelinde, Mısır’ın ağır dış borçları nedeniyle İngiltere ve Fransa’nın ülkenin maliyesi üzerindeki denetiminin artması ve buna karşı gelişen milliyetçi tepki bulunuyordu.

Albay Ahmed Urabi Paşa öncülüğündeki hareket, Hidiv Tevfik Paşa yönetimine ve Avrupa müdahalesine karşı güç kazanırken İngiltere, Mısır’daki ekonomik çıkarlarının, Süveyş Kanalı’nın ve Hindistan’a uzanan stratejik deniz yolunun tehlikeye girdiğini düşündü.

Krizin İskenderiye’deki çatışmalar ve Mısır ordusunun kıyı tahkimatlarını güçlendirmesiyle tırmanması üzerine İngiltere askerî müdahaleye yöneldi ve Temmuz 1882’de İskenderiye’yi bombardıman ederek savaşı başlattı.

Süveyş’te Osmanlı Otoritesinin Gölgesinde İngiliz Hâkimiyeti

Osmanlı İmparatorluğu açısından Süveyş Kanalı, hukuki egemenlik ile fiilî güç arasındaki mesafenin ortadan kalktığı, stratejik bir bölgeye dönüştü. Mısır, hukuken Osmanlı Devleti’ne bağlı özel statülü bir eyalet olmayı sürdürürken kanalın işletilmesi, güvenliği ve uluslararası statüsü giderek Avrupa devletlerinin güç mücadelesinin konusu hâline geldi.

İngiltere’nin 1875’te Süveyş Kanalı Şirketi’nin önemli hisselerini satın alması, 1882’de ise Mısır’ı askerî olarak işgal etmesi bölgedeki güç dengesini kökten değiştirdi.

Mısır hukuken Osmanlı Devleti’ne bağlı kalmasına rağmen İngiltere, ülkenin yönetimi ve Süveyş güzergâhı üzerinde fiilî hâkimiyet kurdu. Böylece Osmanlı’nın hükümranlığı resmen sürerken stratejik denetim büyük ölçüde Londra’nın eline geçti.

Deniz ve Kara Hâkimiyet Kuramları Açısından Süveyş

Süveyş Kanalı’nın jeopolitik önemi, daha sonra geliştirilen deniz ve kara hâkimiyet teorileri açısından değerlendirildiğinde daha belirgin hale gelir.

Alfred Thayer Mahan’ın deniz hâkimiyeti yaklaşımında dünya siyasetinde üstünlük, yalnızca güçlü bir donanmaya sahip olmakla değil; ticaret yollarını, limanları, deniz üslerini ve stratejik geçitleri kontrol etmekle ilişkilidir.

Bu açıdan Süveyş, deniz gücünün küresel ölçekte kullanılmasını mümkün kılan kritik bir “dar geçit” niteliğindedir.

Halford Mackinder’ın kara hâkimiyeti yaklaşımı ise Avrasya kara kütlesini dünya güç mücadelesinin merkezine yerleştirir.

Süveyş doğrudan Mackinder’ın Heartland olarak tanımladığı çekirdek bölgenin içinde bulunmasa da Avrupa, Afrika ve Asya arasındaki deniz-kara bağlantılarının kesiştiği noktada yer alması nedeniyle Avrasya çevresindeki güç mücadelesinin önemli geçitlerinden biridir.

Bu nedenle Süveyş Kanalı yalnızca bir su yolu değildir. Kanal, kara hâkimiyeti ile deniz hâkimiyetinin birbirine temas ettiği stratejik bir eşik oluşturur. Avrasya kara kütlesinin çevresindeki deniz ulaşımını kontrol etmek isteyen bir güç açısından Süveyş’e erişim ve kanalın güvenliği, askerî ve ekonomik hareket kabiliyetinin temel unsurlarından biridir.

Bir Kanalın Küresel Güç Mücadelesine Dönüşmesi

Süveyş Kanalı, Akdeniz ile Kızıldeniz’i birbirine bağlayarak Avrupa ile Asya arasındaki deniz ulaşımını önemli ölçüde kısalttı. Bu yeni güzergâh, dünya ticaret yollarını yeniden şekillendirdi.

Akdeniz’i küresel ticaretin başlıca merkezlerinden biri hâline getirdi. Aynı zamanda Süveyş’in ekonomik ve askerî önemi arttı; kanal ve çevresi, büyük güçler arasındaki jeopolitik rekabetin stratejik odak noktalarından birine dönüştü.

Fransa’nın öncülük ettiği proje zaman içerisinde İngiliz deniz stratejisinin temel araçlarından birine dönüşürken, Mısır’ın mali bağımlılığı siyasi bağımlılığı beraberinde getirmiştir.

Osmanlı Devleti ise kanalın yapılmasını bütünüyle engellemek yerine hukuki egemenliğini korumaya ve Mısır’ın merkezden tamamen kopmasını önlemeye yönelik diplomatik bir mücadele yürütmüştür.

Deniz ve kara hâkimiyet kuramları açısından bakıldığında Süveyş’in tarihsel anlamı daha da belirgindir. Boğazlar ve kanallar, coğrafyanın doğal veya insan eliyle oluşturulmuş dar geçitleri olmalarının ötesinde, dünya ticaretinin ve askerî gücün hareketini yönlendiren stratejik düğüm noktalarıdır.

Cebelitarık, Türk Boğazları, Süveyş, Babülmendep, Hürmüz ve Malakka birlikte düşünüldüğünde, küresel güç mücadelesinin yalnızca geniş kara ve deniz alanlarının kontrolüyle değil, bu alanları birbirine bağlayan dar geçitlerin hâkimiyetiyle de şekillendiği görülmektedir.

Bu bakımdan Süveyş Kanalı, 19. yüzyıldan günümüze kadar değişmeyen temel bir jeopolitik gerçeği ortaya koymaktadır: Denizlere hâkim olmak kadar, denizleri birbirine bağlayan geçitlere hâkim olmak da küresel gücün temel unsurlarından biridir.

Türkiye’nin Deniz Jeopolitiği Denkleminde Süveyş

Türkiye açısından Süveyş Kanalı’nın önemi, yalnızca küresel bir ticaret güzergâhı olmasından kaynaklanmaz

Türk Boğazlarını kontrol eden ve Doğu Akdeniz’de önemli bir jeopolitik konuma sahip olan Türkiye için Süveyş; Akdeniz’i Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve devamında Asya pazarlarına bağlayan stratejik geçittir.

Bu nedenle Süveyş Kanalı; İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile birbirinden bağımsız  değildir.  Avrupa ile Asya arasındaki deniz ulaşım zincirinin birbirini tamamlayan halkalarındandır.

Kara ve deniz hâkimiyet kuramları birlikte ele alındığında Türkiye, Avrasya kara kütlesi ile Akdeniz merkezli deniz yollarının kesiştiği özgün bir konumda bulunmaktadır.

Türk Boğazları Karadeniz’in Akdeniz’e açılan kapısını oluştururken Süveyş, Doğu Akdeniz’i Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’na bağlamaktadır. Bu iki stratejik geçidin güvenliği ve kesintisiz işlemesi; Türkiye’nin dış ticareti, enerji güvenliği, deniz ulaştırması ve Doğu Akdeniz’deki stratejik çıkarları bakımından doğrudan önem taşımaktadır.

Bu çerçevede Türkiye’nin Süveyş’e yaklaşımı, kanal üzerinde hâkimiyet arayışından ziyade geçiş güvenliğinin korunması, Mısır’la istikrarlı ilişkilerin sürdürülmesi ve Doğu Akdeniz–Kızıldeniz hattında Türkiye’nin ekonomik ve stratejik hareket alanının açık tutulması üzerinedir.

Türkiye’nin jeopolitik avantajı yalnızca sahip olduğu kara ve deniz alanlarından değil, Türk Boğazları üzerinden Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan konumunu Süveyş üzerinden Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’na uzanan deniz yollarıyla bütünleştirebilmesinden kaynaklanmaktadır.

Kanal İstanbul Batı'nın ikinci Süveyş Kanalı olabilir

Süveyş Kanalı’nın tarihsel tecrübesi, stratejik su yollarının yalnızca ekonomik yatırımlar olmadığını; zamanla egemenlik, güvenlik ve büyük güç rekabetinin merkezine yerleşebildiğini gösteriyor.

Bu açıdan Kanal İstanbul da yalnızca İstanbul Boğazı’na alternatif bir ulaşım projesi olarak değil, Türkiye’nin boğazlar ve denizler üzerindeki jeopolitik konumunu  etkisizleştirme  çabası olabilir.

Türkiye’nin stratejik bağımsızlık anlayışı açısından temel ölçüt, yeni bir kanal inşa etmekten çok bu su yolunun mülkiyeti, işletilmesi, finansmanı, güvenliği ve hukuki statüsü üzerinde millî egemenliğin tartışmasız biçimde korunmasıdır.

Süveyş örneğinde yabancı sermaye, borçlanma ve büyük güç rekabetinin zamanla Mısır’ın siyasi hareket alanını nasıl daralttığı dikkate alındığında, Kanal İstanbul’un finansman ve işletme modelinin Türkiye açısından taşıdığı önem daha açık görülmektedir.

Stratejik bir geçidin ekonomik değer üretirken dış aktörlere uzun vadeli siyasi veya ekonomik nüfuz alanı açmaması, bağımsızlık yaklaşımının temel şartlarından biri olmalıdır.

Kanal İstanbul'un Montrö Sözleşmesi'nin kısıtlamalarına tabi olmayan alternatif bir geçiş sunması, hiç şüphesiz ABD ve NATO'nun Karadeniz'e daha esnek, sürekli ve güçlü askeri erişim sağlamasının önünü açacaktır.  Bu fiili durum, Türkiye'nin Avrasya jeopolitiğini olumsuz etkileyecektir.

Süveyş’in tarihi Türkiye açısından önemli bir ders sunmaktadır: Bir devlet için stratejik geçide sahip olmak kadar, o geçit üzerindeki karar alma yetkisini hiçbir dış güce bağımlı olmadan sürdürebilmek de önemlidir. Kanal İstanbul ancak Türkiye’nin hukuki egemenliğini, güvenliğini ve ekonomik çıkarlarını güçlendirdiği ölçüde stratejik bağımsızlık doktrininin bir unsuru olarak değerlendirilebilir.

Bazıları  maalesef Kanal  İstanbul projesini değerlendirirken Batı’nın güvenlik kaygılarını (NATO’nun caydırıcılığı, Doğu Avrupa’nın güvenliği, Karadeniz’e erişim) temel parametre alıyorlar. Türklükten nasibini almayanlar,  hegemonik mücadelede kazananın hâlen ve açık biçimde Batı olduğunu; ABD, İsrail ve Türkiye’nin bu kanal adımlarının Batı'nın 21. yüzyıldaki pozisyonunu tahkim ettiğini belirtiyorlar.

Oysa o köprünün altından çok sular aktı. Eski çamlar bardak oldu.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter:

YAZARIN DİĞER YAZILARI