Bu anekdotu neden aktardım? Çünkü bazen Devlet Aklı metaforunu farklı biçimlerde tanımlayan siyasiler çıkabiliyor. Mesela CHP'de yaşanan Mutlak Butlan kararının uygulanmasıyla ortaya çıkan genel başkanlık ve yönetim krizinin devlet aklı müdahalesini çağrıştırdığı şeklindeki parti yetkililerinin yaptıkları açıklamalar farklı boyut kazanabiliyor.
Nitekim Kemal Kılıçdaroğlu'na yakınlığı ile bilinen Bülent Kuşoğlu'nun gazeteci Cansu Çamlıbel’in sorularına verdiği cevap da bu türden. Bülent Kuşoğlu, bir anda CHP’deki yönetim krizine yönelik açıklamasıyla, devlet aklının, sürece müdahil olduğuna dair imaları nedeniyle medyanın ilgi odağına dönüştü.
CHP’deki krizin arkasında yalnızca parti içi hesapların değil, Türkiye’deki daha geniş siyasi ve bürokratik güç mücadelelerinin de etkili olabileceğini ve 2023 seçimlerinin manipüle edildiğine dair kanaatini öne sürmesi dikkat çekici.
Ümit Özdağ CHP’nin suskunluğunu nasıl ifşa etti?
Geçtiğimiz haftalarda Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ tarafından dile getirilen, “Kılıçdaroğlu, YSK binasına neden gelmediklerini açıkladı. ‘Biz de düşündük yürümeyi ama yolda silahlı adamlar vardı’” sözleri, halkın seçme ve seçilme hakkının nasıl çalındığının da en çarpıcı kanıtlarından biri oldu. Seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından CHP yönetimi, iktidar karşısında dut yemiş bülbüle döndüğü gibi AK Parti’nin mühürsüz oy skandalının yaşandığı seçimin sonuçlarıyla kavga etmekten özenle kaçındı.
Bu çıkışın üzerinden iki hafta geçmeden bu kez Kılıçdaroğlu’na yakın isimlerden, CHP eski milletvekili ve genel başkan yardımcısı Bülent Kuşoğlu’ndan skandal bir itiraf geldi. 2023’teki yüzde 48 küsurluk oyu aslında yüzde 50’nin üzerinde olduğunu düşündüğünü o akşam, orada bir şeyler olduğunu söyleyen Kuşoğlu, kendisine yöneltilen, “Siz 2023’teki cumhurbaşkanlığı seçiminde oyların Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan lehine devlet tarafından manipüle edildiğini mi düşünüyorsunuz?" sorusuna da “evet" yanıtını verdiğini okuduk. Düşünsenize o dönem, partinin en yetkili isimlerinden biri olan Bülent Kuşoğlu, çıkıp “aslında cumhurbaşkanlığı seçimini kazandık ama devlet müdahale etti” diyor.
Kuşoğlu’nun 'Devlet Aklı'na ilişkin görüşleri…
“Devlet aklı” denildiğinde ben, devlette görev yapan bürokratların ortak aklını anlıyorum. Bunlar çoğu zaman isimlendirilemez. Güvenlik, maliye ve hazine gibi kritik alanlarda görev yapan kişiler; bulundukları makamlar, kendilerine ulaşan bilgiler ve yaptıkları değerlendirmeler sonucunda bir etkileşim içerisinde olur ve zamanla ortak bir akıl ortaya çıkar. İşte buna devlet aklı diyoruz.
Ancak bu devlet aklının arkasında yabancı etkiler ya da başka akıllar olmamalıdır. Devlet aklının bağımsız, milli ve temiz olması gerekir. Devleti kuran ve ayakta tutan da bu akıldır; bürokrasi, askerî yapı, istihbarat teşkilatları ve diğer devlet kurumları, bu anlayışın parçalarıdır; “bunlar öncelikle devleti düşünür, halkı değil” demiyorum ama devleti önceleyen bir perspektifle hareket ederler.
Bu nedenle Erdoğan sonrasında Türkiye’yi bir kaos ya da karmaşa döneminin beklediğini düşünüyorum. Belki de bu yüzden devlet aklı ve bürokratik akıl, kendi değerlendirmeleri doğrultusunda bazı hazırlıklar yapmaya çalışıyor. Doğru mu yapıyorlar, yanlış mı yapıyorlar, bunu bugün için bilmiyoruz. Asıl sıkıntı da burada zaten.
İmamoğlu davaları ve Mutlak Butlan AKP'nin işi değil?
Ömür Çelikdönmez imzasını taşıyan İmamoğlu temalı yazılarım incelendiğinde, İBB Bşk. Ekrem İmamoğlu’na yönelik yargı ve siyasi süreçlerin doğrudan AK Parti’nin klasik parti politikalarıyla açıklanamayacağı; aksine “devlet aklı”, “müesses nizam”, “bürokratik refleks” ve hatta bazı durumlarda Erdoğan sonrası döneme ilişkin senaryolar üzerinden yorumlandığı görülecektir.
“Yunan basını ‘Ekrem İmamoğlu: Erdoğan’ı yenen adam Atina’da’ başlıkları ile çıktı!” başlıklı yazımda, Türkiye’deki müesses nizamın, AK Parti hükümetlerini zorladığını düşündüğü dış politika kulvarlarını farklı siyasi aktörleri sahaya sürerek aşmaya çalıştığını ileri sürmüş; İmamoğlu’nun Atina temaslarını değerlendirirken onu yalnızca CHP’li bir belediye başkanı olarak değil, devlet içindeki bazı güç odaklarının kullanabileceği alternatif bir siyasi aktör olarak yorumlamıştım.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İmamoğlu davalarının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi mühendisliğiyle açıklanamayacağını, hatta daha da ileri giderek mevcut muhafazakâr/AK Partili bazı elitlerin veya iktidar içindeki odakların, gelecekte iktidarı (Cumhurbaşkanlığı makamını veya devlet yönetimini) İmamoğlu’na devretmeye ya da onun önünü açmaya gönüllü olduklarını veya bu yönde bir tasarım içerisinde bulunduklarını iddia etmiştim.
AK Parti tabanında veya vitrininde yer alan bazı kliklerin, gelecekteki bir iktidar değişimine şimdiden psikolojik ve lojistik hazırlık yaptığını; hatta iktidarın İmamoğlu ve ekibine devredilmesi senaryosuna sanıldığı kadar uzak durmadıklarını yazdım. Davanın ürettiği mağduriyetin, İmamoğlu’nu sağ-muhafazakâr seçmen nezdinde de “meşru ve güçlü bir alternatif” hâline getirmek için adeta altyapı hazırladığını çok önceleri ifade etmiştim.
İmamoğlu ve mutlak butlan davalarının başlangıcında, başta AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere diğer parti yetkilileri de bu dava süreçlerinin CHP içindeki kavganın sonucu olduğunu, tarafların birbirlerini şikâyet ettiklerini, süreçlerin AK Parti ile uzaktan yakından ilgisinin bulunmadığını ve iktidarın davalara müdahil olmadığını dile getiriyorlardı.
Son olarak; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, CHP kurultayına ilişkin verilen “mutlak butlan” kararının ardından ilk kez konuştu. CHP’de yaşanan tartışmaların kendilerini ilgilendirmediğini belirten Erdoğan, “Ana muhalefet partisi içindeki gerilimler bizi ilgilendirmiyor. Kurultay salonlarından mahkeme salonlarına taşan bu siyasi ve hukuki gerilimlerde yokuz, olmadık ve olmayacağız” dedi.
CHP’deki kırılma, MHP’nin tutumu ve yeni siyasi denge arayışı…
Burada dikkat çeken nokta, MHP’nin son dönemde CHP’ye yönelik yaklaşımında ortaya çıkan farklı üsluptur. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, CHP içindeki tartışmalar sırasında doğrudan müdahil olmak yerine, partinin kurumsal yapısının korunması gerektiğini vurguladı. Bahçeli, CHP’nin içinin karıştırılmaması, parçalanmaması ve hukuki süreçler yoluyla yıpratılmaması gerektiğini ifade etti. Bu yaklaşım, klasik iktidar-muhalefet rekabetinden ziyade, “devlet düzeni” ve “siyasal sistemin devamlılığı” perspektifi çerçevesinde değerlendirildi.
Özellikle CHP kurultayı ve sonrasında yaşanan yargı tartışmaları sürecinde Bahçeli’nin, Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel arasında uzlaşı çağrısında bulunması dikkat çekti. MHP lideri, iki ismin CHP’nin kurumsal menfaatleri doğrultusunda ortak bir çözüm üretmesi gerektiğini dile getirdi.
Bu yaklaşım, MHP’nin CHP içinde belirli bir ismi ya da grubu desteklediği anlamına gelmeyebilir. Daha çok, Türkiye’nin ana muhalefet partisinin sistem içinde, kurumsal kimliğini koruyarak ve yönetilebilir bir yapı olarak varlığını sürdürmesinin önemli görüldüğüne işaret ediyor olabilir.
Aslında bu tavrın tarihsel kökleri de bulunmaktadır. MHP, uzun yıllardır siyasetini “devlet nizamı”, “üniter yapı”, “millî güvenlik”, “jeopolitik denge” ve “devletin bekası” kavramları üzerine inşa etmektedir. Benzer şekilde, Deniz Baykal dönemindeki CHP de zaman zaman devlet reflekslerini önceleyen bir çizgi izlemiş, özellikle dış politika ve millî güvenlik konularında daha farklı bir tutum sergilemiştir.
Ortadoğu’daki gelişmeler, Gazze savaşı, Suriye’de ortaya çıkan yeni siyasi tablo, sınır güvenliği ve terörle mücadele başlıkları ise AK Parti içerisindeki devletçi refleks ile MHP arasındaki stratejik yakınlaşmayı daha görünür hâle getirmiştir.
Bugün gelinen noktada bazı siyasal analizler, uluslararası çevrelerin Türkiye’de yeni bir siyasi denge arayışı içerisinde olduğunu ve CHP’deki değişimi bu çerçevede değerlendirdiğini ileri sürmektedir. Buna karşılık başka bir görüş ise CHP’de yaşanan dönüşümün esas olarak seçim sonuçları, yerel yönetim başarıları, örgütsel değişim ve parti tabanının taleplerinden kaynaklandığını savunmaktadır.
Dolayısıyla CHP’deki değişim ve parti içi güç mücadelesi, yalnızca bir liderlik yarışı olarak değil; Türkiye’nin devlet anlayışı, dış politika yönelimi, Batı ile ilişkileri ve bölgesel jeopolitiği açısından da değerlendirilen daha geniş bir tartışmanın parçası hâline gelmiştir. Bu nedenle CHP’de yaşanan kırılmanın nasıl sonuçlanacağı, yalnızca partinin geleceğini değil, önümüzdeki dönemde iktidar-muhalefet ilişkilerinin nasıl şekilleneceğini de doğrudan etkileyecektir.
Kim bu Bülent Kuşoğlu?
AB Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünde çalıştı. Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdür Yardımcılığı görevine getirildi. Dünya Bankası gözetiminde, Türk Sosyal Güvenlik ve Sağlık Sisteminin Reformu projelerinde Değerlendirme Kurulu ve Yürütme Komisyonu Üyesi olarak görev aldı.
City Hospital Sağlık Yatırım ve Hizmetleri AŞ'nin ortağı, Genel Müdürü, Yönetim Kurulu Üyesi oldu. Kurumsal Vizyon Bağımsız Denetim ve Yeminli Mali Müşavirlik AŞ Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı.
Eşi TRT Türk Sanat Müziği sanatçısı merhume Tülin Kuşoğlu…
Çok iyi düzeyde İngilizce bilen Kuşoğlu, 2 çocuk babasıdır. Eşi, tedavi gördüğü Başkent Hastanesinde hayatını kaybeden TRT Türk Sanat Müziği sanatçısı Tülin Kuşoğlu'ydu.

1 Ekim 2016’da Karşıyaka Mezarlığı'nda toprağa verildi. Sanat yaşamına 1981’de TRT’nin açtığı sınavı kazanarak Ankara Radyosunda başlayan Tülin Kuşoğlu, yurt içinde birçok önemli konsere katıldı. “Santur” ve “Gülizar” isimli Klasik Türk Müziği Grubu ve Topluluğuyla yurt içinde ve İsviçre ile Hollanda’da konserler vermişti.
Doğruyol Partisinden Cumhuriyet Halk Partisine…
Merkez sağdan merkez sola savruluşu görmek isteyen, Bülent Kuşoğlu’na baksın. Bülent Kuşoğlu’nun dikkat çekici bir siyasi serüveni var. Mesela Mehmet Ağar’ın genel başkanlık yaptığı süreçte DYP Ankara İl Başkanı.

Doğru Yol Partisi (DYP) ile Anavatan Partisi (ANAP) aynı çatı altında birleşme konusunda uzlaşmış, DYP lideri Mehmet Ağar ile ANAP lideri Erkan Mumcu'nun imzaladığı birlik protokolü gereğince yeni partiye 'Demokrat Parti' adı verilmişti. Partinin ambleminde kırmızı renkli Türkiye haritası önünde kırat figürü yer alıyordu.
Ancak evdeki pazarlık çarşıya uymadı. DYP ile ANAP'ın DP çatısı altında bütünleşmesini öngören "merkez sağda buluşma" formülü "teşkilatların birleşmesi", "milletvekili aday listesi" ve "eski başbakan Mesut Yılmaz ile arkadaşlarının aday gösterilmesi" konusunda çıkan sıkıntılar nedeniyle yaşama geçirilemedi.
İki parti birleşip, 22 Temmuz 2007’de yapılacak seçime “merkez sağ”ın tek partisi DP olarak gitmeyi planlıyordu. ANAP’ın DP’ye “katılım” kararı alacağı 2 Haziran 2007 tarihli kongrede Mumcu, Ağar’ı neredeyse akşam saatlerine kadar salonda bekledi.
Ağar’ın, kongre yerine Uluslararası Dil Öğretim Derneği’nin düzenlediği “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları”nın finaline katıldığı da bir süre sonra anlaşıldı. Yıllar sonra, ANAP eski Genel Başkanı Erkan Mumcu, 2007’deki ANAP-DYP birleşmesinde “Gülen’in müdahalesi olmadı” diyen Mehmet Ağar’dan farklı konuşmuş, Mumcu, “ANAP-DYP birleşmesine yönelik sabotajın faili FETÖ’dür” demişti.
22 Temmuz seçimlerine “Çare Var” sloganıyla hazırlanan Mehmet Ağar, kamuoyu ve baraj baskısı nedeniyle Anavatan Partisi ile birleşerek seçimlere girme teşebbüsünde bulunduysa da son anda birleşme gerçekleşmedi ve Demokrat Parti ismiyle seçime tek başına girmek zorunda kalmıştı.
22 Temmuz 2007'de düzenlenen erken genel seçimlerde DYP Ankara İl Başkanı Bülent Kuşoğlu, Demokrat Parti’den milletvekili adayı olmak için istifa etmişti. Seçime büyük handikaplarla giren Mehmet Ağar liderliğindeki Demokratik Parti, sürpriz yapamadı. Beklenen son, ilk açılan sandıklarda kendini gösterdi. Barajın çok altında kaldığının belli olduğu saatlerde Mehmet Ağar istifasını açıkladı. Büyük ümitlerle çıkmış olduğu siyaset yolculuğunu, hayal kırıklığı yaşayarak tamamlamış oldu.
Kafkas diasporasından dayanışma…
Kuşoglu Bülent, DYP ve DP deneyimlerinden sonra kamuoyunda "Çerkez partisi" olarak anılan Abdüllatif Şener başkanlığında kurulan Türkiye Partisi kurucu üyelerindendi. İki Kafkas muhacirinin aralarındaki dostluk, eksilmeden sürdü. Abdullatif Şener’in CHP listelerinden aday gösterilmesinde Bülent Kuşoğlu’nun referans olduğu kulislerde konuşuldu. 22 Haziran 2019, Cumartesi CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Ankara Milletvekili Bülent Kuşoğlu'nun oğlu Alihan Kuşoğlu, Buket Kayhan ile evlendiğinde CHP Konya Milletvekili Abdullatif Şener de hem Türkiye Partisi'nden hem de CHP’den yol arkadaşı olan Bülent Kuşoğlu'nu bu mutlu gününde yalnız bırakmamıştı.
Aralık 2010’daki CHP Olağanüstü Kurultayı'nda Kılıçdaroğlu'nun blok listesinde yer alarak Parti Meclisi üyeliğine seçilen Bülent Kuşoğlu, CHP üyesi olmadan önce Abdüllatif Şener'in kurduğu Türkiye Partisi'nde genel başkanlık görevindeydi. 2010 yılında CHP Parti meclis üyesi olan Bülent Kuşoğlu, aynı zamanda partide idari ve mali işlerden sorumlu genel başkan yardımcısı olarak göreve başladı.
Merkez sağdan kopup CHP Parti Meclisi'ne giren Bülent Kuşoğlu, eski Genel Başkanı Abdüllatif Şener'den nasıl izin aldığını; “Sayın Kılıçdaroğlu'nun teklifi, kurultaydan önceki cuma günü geldi. Teklifin ardından hemen Abdüllatif Şener Bey'i aradım, konuyu aktardım. Üstadımın (Kemal Kılıçdaroğlu) böyle bir teklifi olduğunu söyledim. Uygun görürse bu teklifi kabul etmek istediğimi de ilettim. O da sağ olsun anlayışla karşıladı, başarılar diledi, helalleşip yollarımızı ayırdık. İlk önce notere gidip Türkiye Partisi'yle ilişiğimi kestim, sonra bunu Cumhuriyet Başsavcılığı'na bildirdim. Ardından da CHP'ye üye olup Parti Meclisi listesine girdim.” sözleri ile belirtmişti.

SGK'da yardımcısı olduğu Kılıçdaroğlu için övgüler yağdıran Kuşoğlu, AK Parti'yi ise 'Kürtçü' ilan etmişti. Ancak öngörüsü konusunda övgü dolu sözler söylenilebilir. Ta 2010 yılında merkez sağdan kopup, CHP Parti Meclisi'ne giren Bülent Kuşoğlu, “Türk siyaseti iki partili sürece doğru gidiyor” açıklaması yapmıştı.
Sol kıyma makinası, Kuşoğlu'nu affetmedi!..
2011 yılında yapılan genel seçimlerde meclise Ankara milletvekili olarak girdi. 2012’de; “Bülent Kuşoğlu, yalnızca “sol” hakkında “cahil” ve “bilgisiz” değil. CHP ve Cumhuriyet devrimleri konusunda da “cahil” ve “bilgisiz”…” eleştirileri yapılmıştı. “Bunu yaparsan bir “cemaatci”yi ve “sağ”cıyı CHP’nin genel başkan yardımcılığına getirmiş olacaksın… Bu CHP’ye de kuruluş ilkelerine de amaçlarına da “ihanet”ten başka bir şey değildir… Hiçbir CHP’li bunu kabul edemez…” denilmişti.
Bu eleştirilerde oldukça ağır ithamlarda bulunuldu. 2011 yılında Zaman gazetesine verdiği röportaj ile tekke ve zaviyelerin kapatılmasının toplumu yozlaştırdığını söyleyerek adından çokça söz ettiren Bülent Kuşoğlu'na “gerici” denildi.
DYP Ankara İl Başkanlığı’nın ardından AK Parti’nin eski bakanı Abdüllatif Şener ile Türkiye Partisi’nin kuruculuğu yapan Kuşoğlu, röportajında tekke ve zaviyelerin yeniden kurulması ve cemaatlerin toplumun bir gerçeği olduğunu, bu durumun kabul edilmesi gerektiğini söyleyerek CHP’nin bu tür sosyal kurumlara eskisi gibi olumsuz bakmadığı sözleri gündeme gelmişti.
2015 yılındaki genel seçimlerde tekrar Ankara milletvekili seçildi. Ayrıca bu dönemlerde plan ve bütçe komisyon üyeliği görevinde bulundu. 26. Dönemde, Ekonomik İş Birliği Teşkilatı Parlamenter Asamblesi Türk Grubu üyeliğine getirildi. Bülent Kuşoğlu; Nisan 2021’de Niğde-Adana yolunda trafik kazası geçirmişti.
Kardeşine FETÖ’cü iftirası atıldı!..
2019’da Külliye'ye giden CHP'li krizinde ismi geçen CHP Ankara Milletvekili Bülent Kuşoğlu, CHP'li eski vekil Sinan Aygün'ün bomba iddiasıyla gündeme gelmişti.
Sinan Aygün, “Çok fazla da üzerime gelmesinler. 2014 seçimlerinin hesabını sorarım onlara. Bana FETÖ'cü diyen önce kendisine baksın. Bülent Kuşoğlu'nun ağabeyi Genelkurmay istihbaratta FETÖ'den açığa alındı. Ordudan atıldı” demişti.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu, CHP eski Milletvekili Sinan Aygün'ün kendisiyle ilgili olarak iddialarını yargıya taşıyacağını açıklamış, Kuşoğlu, şunları kaydetmişti:
“Sinan Aygün, adımı bu işe karıştırma çabasına ağabeyimi de ilave ediyor. 'Genelkurmay istihbaratta çalışıyordu, FETÖ'den açığa alındı.' diyor. Öğretmen Albay olan ağabeyim değil kardeşim, 6 yıl önce emekli olmuş ve FETÖ ile hiçbir bağlantısı olmayan, gurur duyduğum, vatansever biridir. Yani Sinan Aygün'ün bu beyanı da doğru değildir. Sinan Aygün'ün bu iddialarını yargıya taşıyorum. Ancak durum böyle olmakla birlikte Sinan Aygün'ün yaptığı gibi benim sürekli olarak bu hadiselere karıştırılmak istenmemin nedenini milletimizin sağduyusuna bırakıyorum.”
Bülent Kuşoğlu’nun kardeşi Levent Kuşoğlu, ATESE’de öğretmen albay olarak 2014’te emekli olmuş. ‘Ardışık arama’dan 2018’de gözaltına alınıp tutuklanmış. İtirafçı ifadesinde adı geçmiş, Fetö’den iddianame düzenlenmiş, 29 Mayıs 2019’da tahliye edilmiş, 4 Temmuz 2019’da beraat etmişti.
Levent Kuşoğlu, TOBB ETÜ’de Öğr. Gör. Dr. Rektör Danışmanı. Alb. Levent Kuşoğlu’nun “Atatürkçü Düşünce Sistemi” isimli kitabı, yüzlerce makalesi ve bildirisi var. Gerçekten literatür tarandığında ne kadar verimli yayınlar yaptığı görülecektir.
Bülent Kuşoğlu’nu kimler yeniden sahneye sürüyor?
Bir “operasyon” lafı aldı gidiyor. Kim çekiyor, kimler çekiyor, kimlere çekiliyor; yakında görürüz. İhale, Kafkas diasporasının bazı mensuplarına verilmiş gibi görünüyor. Onlar da “bir atım var ala paça” dercesine ortalığı kasıp kavuruyor. Bürokraside önemli kadrolara çoktan isimler yazılmış olmalı. İstihbarat dahil…
Gazeteci Cansu Çamlıbel’in sorularına verdiği cevapta Bülent Kuşoğlu diyor ki:

“Birinci Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı’nın son döneminde üç temel siyaset biçimi vardı; İslamcılık, Batıcılık ve milliyetçilik. Başka siyasi çizgiler de vardı ama ana akım bunlardı. Bunları o zamanki devlet aklı, İttihat ve Terakki birleştirdi, bir mücadeleye girişti, sonra Türkiye Cumhuriyeti ortaya çıktı. Şimdi de ona benzer bir durum görüyorum. Şu andaki iktidarın, göreve geldiği dönemdeki gibi bir siyasal İslamcı iktidar olduğunu düşünmüyorum; farklılaştı, çok farklı bir hâle geldi. İslamcılıktan uzaklaştı demiyorum ama farklılaştı. Üzerinde milliyetçilik, devlet milliyetçiliği ve Batıcılık etkisi var.”
Kuşoğlu, söyleşide CHP içindeki genel başkanlık iddiasındaki her iki isme de, onların taraftarı olan gruplara da yakın durduğunu ihsas ve ihdas ettirmeye çalışıyor. Bununla da kalmıyor; neredeyse Türkiye’deki belli başlı siyasal akımları kapsayan, kucaklayıcı mesajlar veriyor. İktidar elitleri ürkmesin diye onların ehlileştiğini, Cumhuriyet rejimini tehdit edecek bir İslamcılıktan uzaklaştığını, hatta ümmetçilik yerine devlet milliyetçiliğini benimsediklerini çağrıştıran ifadeler kullanıyor.
Hiç şüphesiz bunlar biçilmiş, tartılmış, elekten geçirilmiş sözler. Peki, Bülent Kuşoğlu’nu kimler, hangi odaklar ya da devlet bürokrasisi içindeki hangi güç merkezleri, yeniden allayıp pullayıp piyasaya sürüyor?
Benim anladığım; ya yapılacak kurultayda genel başkan adayı ya da olası bir genel seçimde cumhurbaşkanı adayı...
