Taşlar Susumuyor: Bu Bir Sergi Yazısı Değil

06 May 2026 - 19:18 YAYINLANMA

 

Ankara’nın kalbi sayılan Kızılay’da yürüyorsunuz.

Kalabalık var.

Gürültü var.

Koşuşturan insanlar var.

Dikkat yok.

Bakış yok.

Durmak yok.

Üstelik burası bir zamanlar:

kitapçıların,

sinemaların,

uzun sanat tartışmalarının,

gece yarısına kadar süren fikir kavgalarının merkeziydi.

Şimdi herkes bir yere yetişmeye çalışıyor.

Kimse kimseye bakmıyor.

Kimse hiçbir şey hissetmiyor.

Tam o sırada, Konur Sokak’ın içinde küçük bir kapı açılıyor.

İçeri giriyorsunuz.

Duvarlarda spatulayla parçalanmış yüzeyler…

Kazınmış gibi duran tablolar…

Renklerin birbirine sürülmediği, adeta oyulduğu tuvaller…

Birkaç heykel…

Bir sessizlik…

Bir direnç hissi…

Bir huzursuzluk...

Mesele yalnızca sanat değil burada.

Mesele,

insanın hâlâ bir şey hissedebilme ihtimali.

ARTTURA Sanat Galerisi’nde Bülent Ergün Erol’un işleriyle karşılaşınca hissettiğim ilk şey buydu.

BİR ŞEHİR BÜYÜRKEN RUHUNU KAYBEDEBİLİR

Ankara büyüyor.

Yeni binalar yükseliyor.

Cam cepheler çoğalıyor.

Kafeler büyüyor.

Işık artıyor.

Ama aynı hızla başka bir şey küçülüyor:

Ruh.

İnsanlar aynı şehirde yaşıyor ama birbirine değmeden geçiyor.

Aynı kaldırımlarda yürüyor ama birbirini görmüyor.

Sanat tam da burada önem kazanıyor.

Çünkü sanat bazen bir tablo değildir.

Bir durma anıdır.

Bir yüzleşmedir.

Bir insanın kendi içindeki boşlukla karşılaşmasıdır.

ARTTURA’nın önemli tarafı tam burada başlıyor.

Yeni açılmış bir galeri olmasından daha önemli bir şey yapmaya çalışıyor:

Kızılay’ın ortasında yeniden kültürel temas yaratmaya çalışıyor.

Söyleşiler…

Canlı performanslar…

Atölyeler…

Farklı disiplinlerden buluşmalar…

Bugün Ankara’nın gerçekten buna ihtiyacı var.

Çünkü şehir büyüyor.

Ama insan küçülüyor.

GARANTİ MESLEKLERİN DIŞINA ÇIKANLAR

Bülent Ergün Erol’un hikâyesi de tam burada başlıyor aslında.

1977 Ankara doğumlu.

İlk, orta ve lise eğitimini Ankara’da tamamlıyor.

Çoğu insanın çok iyi bildiği bir cümlenin içinde büyüyor:

“Garanti meslek.” 

Türkiye’nin klasik korkusu.

Sanatın risk, memuriyetin güvenlik sayıldığı ezber.

Üniversite sınavını kazanıyor.

Ama tercih yapmıyor.

Ailesi çıldırıyor.

O ise başka bir şey hissediyor.

Sonra karar veriyor:

“Ben Güzel Sanatlar’a gideceğim.”

Kursa yazılıyor.

Ama orada bile kalıpların içine sığamıyor.

Ankara Garı’ndaki lokomotif müzesine gidip tek başına perspektif çalışıyor.

Bu detay önemli.

Çünkü bazı insanlar eğitim alır.

Bazılarıysa gerçekten arar.

Sonra Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nü dereceyle kazanıyor.

Hayatının kırılma noktalarından biri de burada başlıyor.

St. Petersburg Akademisi geleneğinden gelen Seyidov Hoca ile tanışıyor.

Bir yerde bana şunu söylüyor:

“Hızlı desen çabuk çizmek değildir.”

Bugün herkes hızlı tüketiyor.

Hızlı bakıyor.

Hızlı geçiyor.

O ise düşüncenin hızlanmasından söz ediyor.

Az çizgiyle özü yakalamaktan.

Ruhu yakalamaktan.

 

FLORENSA’YA GİDİP ANADOLU’YU GÖRMEK

Sonra yolu Floransa’ya uzanıyor.

Floransa Güzel Sanatlar Akademisi.

Yine heykel bölümü.

Yine derece.

Ama işin en çarpıcı tarafı şu:

Floransa’ya gidince Batı’ya hayran olmuyor.

Tam tersine Anadolu’yu yeniden fark ediyor.

Çünkü bir süre sonra şunu görüyor:

Rönesans’ı besleyen şeyin önemli bir bölümü bu topraklardan geçmiş.

Bir cümlesi çok sert:

“Rönesans’ı besleyen sanatın beşiğinden gelmişim zaten.”

İşte bu çok önemli.

Çünkü bugün birçok insan kendi toprağına yabancı yaşıyor.

Kendi kültürünü küçümsüyor.

Kendi hafızasını görmezden geliyor.

Sonra başka coğrafyaların taklidine dönüşüyor.

Bülent Ergün Erol başka yere bakıyor.

Göbeklitepe’ye…

Orta Asya’ya…

Leylek yuvalarına…

Çobanların taş kulelerine…

Dikili taşlara…

İnsanlığın ilk izlerine…

GÖBEKLİTEPE SADECE BİR KAZI ALANI DEĞİL

2019 yılı Göbeklitepe yılı ilan edildiğinde herkes aynı yere baktı:

Turizme.

Fotoğrafa.

Gösteriye.

Ama bazı insanlar başka bir şey gördü.

İnsanlığın ilk hafızasını.

Bülent Ergün Erol Antalya Arkeoloji Müzesi’nde “BETİMLEME” isimli bir sergi açtı.

Doğrudan Göbeklitepe’ye atıf yapan bir sergi.

Bir cümlesi çok çarpıcı:

“Belki de dünyada ilk kez Göbeklitepe’ye doğrudan atıf yapılan bir sanat etkinliği olacak.”

Bu iddialı bir cümle.

Ama boş değil.

Çünkü gerçekten taşı yeniden düşünmeye çalışıyor.

Göbeklitepe’deki T biçimli sütunlara bakıyor.

İnsanlığın ilk dikili taşlarına bakıyor.

Taş üstüne taş koyan ilk insana bakıyor.

Bugün insanlar gökdelen dikiyor.

Ama neyi yükselttiklerini bilmiyorlar.

Belki de bu yüzden binlerce yıl önce dikilmiş taşlar bugün hâlâ daha anlamlı görünüyor.

FIRÇA YOK

Sergide dikkatimi çeken ilk şeylerden biri yüzeylerin gücü oldu.

Hiçbir şey donuk görünmüyor.

Renkler geri çekilmiyor.

Katmanlar birbirinin içine giriyor.

Bir hareket hissi oluşuyor.

Ama mesele yalnızca renk değil.

Çünkü yüzeylerin altında başka bir şey hissediliyor:

Bir mücadele…

Bir kazıma hissi…

Bir yüzey direnci…

Sebebini anlatıyor:

“Ben fırça kullanmıyorum.”

Spatula kullanıyor.

Çünkü heykel düşüncesi hâlâ elinde yaşamaya devam ediyor.

Kazıma…

Oyma…

Parçalama…

Yüzeyle mücadele…

Bunların hepsi tuvallerin içinde duruyor.

Bu yüzden tablolar yalnızca görüntü vermiyor.

Sanki hareket hâlindelermiş gibi duruyorlar.

NEO AVCI-TOPLAYICI

Kendini tarif ederken kullandığı ifade çok sert:

“Bu çağda yaşayan neo-avcı-toplayıcıyım.”

İnsan bu cümlede duruyor.

Çünkü bugünün insanı toplamıyor artık.

Tüketiyor.

Atıyor

Bakmadan geçiyor.

O ise çöplüklere gidiyor.

İnşaat alanlarında dolaşıyor.

Denizin attığı ahşapları topluyor.

Atıkları dönüştürüyor.

Polisin gelip:

“Ne yapıyorsun burada kardeşim?”

dediğini anlatıyor.

Bu bile çağın özeti.

Çünkü bu düzen üretenden çok tüketeni tanıyor artık.

KINALIADA’DAKİ HEYKELLER

Kınalıada kıyılarında yaptığı taş düzenlemeleri ilk bakışta sessiz görünüyor.

Ama değiller.

Şehre tamamen sırtlarını dönmüyorlar.

Adalara da tamamen kapanmıyorlar.

Arada duruyorlar.

Tıpkı bugünün insanı gibi.

Ne tamamen kaçabiliyor.

Ne tamamen ait hissedebiliyor.

Bir cümlesi özellikle aklımda kaldı:

“Ayağımın hissetmesi lazım o dengeyi.”

Bugün herkes doğaya hükmetmeye çalışıyor.

Kontrol etmeye çalışıyor.

Yönetmeye çalışıyor.

O ise taşı dinlemeye çalışıyor.

Bu büyük fark.

ALTIN KAFESTEKİ İNSAN

Sohbet sırasında konu özgürlüğe geliyor.

Bir kuştan söz ediyor.

Altın kafesten söz ediyor.

Sonra bir anda şu cümleyi kuruyor:

“Bülbülü altın kafese koymuşlar…”

Gerisi zaten geliyor.

Çünkü bugün modern insanın hikâyesi tam olarak bu.

Konfor büyüyor.

Evler büyüyor.

Binalar büyüyor.

Gösteri büyüyor.

Ama insan küçülüyor.

Özgürlük küçülüyor.

Ruh küçülüyor.

ÇAĞDAŞLIK DEDİĞİMİZ ŞEY NE?

Sohbet ilerledikçe konu çağdaş sanata geliyor.

Burada çok önemli bir cümle kuruyor:

“Çağdaşlık bir parantez aslında.”

Bugün sanat dünyasında “çağdaş” kelimesi çoğu zaman vitrinden ibaret.

Trendler değişiyor.

Kelimeler değişiyor.

Gösteri değişiyor.

Ama insanın yalnızlığı değişmiyor.

İnsanın korkusu değişmiyor.

İnsanın aidiyet arayışı değişmiyor.

Bülent Ergün Erol’un aradığı şey ise başka:

“Zamansız ânı yakalamak.”

Belki de sanatın gerçek meselesi tam olarak budur.

Sergiden çıkarken şunu düşündüm:

Bugün dünya:

camı büyütüyor,

betonu büyütüyor,

gösteriyi büyütüyor,

tüketimi büyütüyor.

Ama insan küçülüyor.

Belki de bazı sanatçılar bu yüzden hâlâ taşlarla konuşuyor.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: