3 Mayıs: Kimlik Var, Ses Var mı?
Takvim 3 Mayıs’ı gösteriyor.
Aynı günün içine iki başlık sığdırılıyor:
Türkçülük.
Basın özgürlüğü.
İki kavram.
İki iddia.
İki büyük söz.

Gerçek, sözle değil, veriyle konuşur.
Sınır Tanımayan Gazeteciler verileri ortada.
Türkiye, basın özgürlüğünde alt sıralarda.
Freedom House verileri ortada.
Türkiye, özgür olmayan ülkeler arasında.
Türkiye Gazeteciler Sendikası verileri ortada.
Gazeteciler cezaevinde.
Sayı tartışılıyor, gerçek değişmiyor.
Gazeteciler yargılanıyor.
Dosyalar kapanmıyor, baskı bitmiyor.
Gazeteciler susturuluyor.
Bu bir yorum değil.
Bu, gerçek.
Üzeri örtülmeye çalışılan gerçek.
Bu gerçeğin ortasında bir cümle duruyor:
“Ne mutlu Türk’üm diyene.”
Bir cümle.
Ama sadece bir cümle değil.
Bir iddia.
Bir duruş.
Bir sözleşme.
Şimdi soruyorum:
Ne kadar mutlu?
Ne kadar özgür?
Ne kadar gerçek?
Türkiye’de bir insan,
kimliğini korkusuzca söyleyebiliyor mu?
Türkiye’de bir gazeteci,
gerçeği yazdığı için özgür kalabiliyor mu?
Türkiye’de bir kalem,
yazdığı için hedef olmuyor mu?
Cevap açık.
Cevap rahatsız edici.
Mutluluk korkuyla olmaz.
Özgürlük sınırla olmaz.
Burada duralım.
Altını çizelim.
Türk olmak suç değildir.
Gazeteci olmak suç değildir.
Peki bugün ne yapılıyor?
Türk olmak tartışılıyor.
Gazetecilik yargılanıyor.
Bu tesadüf değil.
Bu, bir tercih.
Bu, bir yönelim.
Kimlik yeniden tanımlanıyor.
Aidiyet bulanıklaştırılıyor.
“Türkiye’li” deniliyor.
Peki neden?
Bu devletin adı Türkiye Cumhuriyeti.
Bu devletin vatandaşının adı bellidir:
Türk’tür.
Tartışmaya açıldığında, birlik zayıflar.
Bu bir dışlama değil.
Bu bir tanım.
Bu bir gerçek.
Gerçek silinirse,
hafıza silinir.
Hafıza silinirse,
toplum çözülür.
Şimdi ikinci başlığa dönelim.
Basın özgürlüğü.
Bu bir hak değil sadece.
Bu bir zorunluluk.
Basın, bir ülkenin hafızasıdır.
Basın susarsa,
toplum susar.
Basın korkarsa,
toplum korkar.
Basın yazamazsa,
toplum gerçeği öğrenemez.
Bugün ne yapılıyor?
Kalem baskı altında.
Soru riskli.
Gerçek sınırlı.
Bunu herkes biliyor.
Ama herkes söyleyemiyor.
Söyleyen bedel ödüyor.
İşte sorun tam burada başlıyor.
Şimdi en kritik soruya geliyoruz:
Neden kenetlenemiyoruz?
Neden aynı toplum içinde
parça parça yaşıyoruz?
Neden aynı kimlik altında
ortak bir ses çıkaramıyoruz?
Cevap ağır.
Çünkü ortak gerçek zayıf.
Ortak gerçek zayıfsa, ortak gelecek kurulamaz.
Gerçek zayıfsa,
güven yoktur.
Güven yoksa,
birlik yoktur.
Birlik yoksa,
güç yoktur.
Güç yoksa,
saygı yoktur.
Evet.
Saygı.
Kaybedilen saygı.
Bir ülke dışarıda nasıl değerlendirilir?
Gerçeğiyle.
Gerçeğini bastıran ülke,
saygı kaybeder.
Gerçeğini konuşan ülke,
güç kazanır.
Türkiye neden eski saygısını kaybediyor?
Bu soru sorulmadan,
hiçbir şey düzelmez.
Cevap ortada:
Gerçek zayıfladıkça, itibar da zayıflar.
Bugün 3 Mayıs.
İki başlık var.
Ama tek gerçek var:
Kimlik konuşuluyor.
Özgürlük konuşuluyor.
Ama gerçek değişmiyor:
gerçek sınırlı.
soru riskli.
kalem baskı altında.
Şimdi son kez soruyorum:
Ne mutlu Türk’üm diyene…
Gerçekten mi?
Bu tabloyla yüzleşmeden,
o cümle sadece slogan kalır.
Çünkü:
Hak yoksa, mutluluk yoktur.
Özgürlük yoksa, birlik yoktur.
Kayıt düşülüyor:
Türk olmak onurdur.
Bu onur baskıyla taşınamaz.
Gazetecilik meslektir.
Bu meslek suç değildir.
SESİ KISILAN BİR MİLLETİN,
NE MUTLULUĞU GERÇEKTİR,
NE BİRLİĞİ,
NE GELECEĞİ...