Kurucu Önder Dili, Sessiz Atamalar ve Seyircilik Hali

21 Şub 2026 - 00:00 YAYINLANMA

Kürt Sorunundan Önce Cumhuriyet’in Sorunu

Türkiye’de bugün herkes bir “süreç” konuşuyor.

Yeni bir dil, yeni bir dönem, yeni bir normal…

Ama kimse şu soruyu sormuyor:

Bu süreç, hangi Cumhuriyet’in üzerinde yürüyor?

Çünkü bir ülkede sorun yalnızca Kürt sorunu değildir.

Bir ülkede sorun, önce kurucu ilkelerin sessizce devre dışı bırakılmasıdır.

Biz daha bize miras bırakılan Cumhuriyet ilkelerine sahip çıkamazken, laik bir ülkenin din referanslı bir yönetime doğru sürüklenmesine, ülkenin bölünmez bütünlüğünü hedef almış yapılarla aynı masaya oturulmasına neden yalnızca seyirci kalıyoruz?

Bu soru, bugünün değil; tarihin sorusudur.

1) Kürt sorunu nedir, ne değildir?

Kürt sorunu;

eşit yurttaşlık, hukuk, temsil, yerel yönetimler, ekonomik adalet, ana dil ve kamusal eşitlik meselesidir.

Bu sorun;

·       ne bir lider kültüne,

·       ne bir silahlı örgüt diline,

·       ne de şiddet üzerinden üretilmiş meşruiyete indirgenebilir.

Tam tersine:

Kürt sorunu, şiddetten arındırıldığında çözülebilecek bir yurttaşlık meselesidir.

Bu nedenle “Kurucu Önder” gibi ifadeler bir hitap değil;

bir tarih yazımı ve meşruiyet üretim aracıdır.

Bir devlet, şiddetle anılmış bir figürü “kurucu” sıfatıyla anmaya başlarsa, orada çözüm değil; ilke kayması vardır.

2) Devlet dili değişirken: “Kurucu Önder” neyin işaretidir?

“Kurucu Önder” ifadesi masum değildir.

Bu ifade şunu ima eder:

·       Şiddetle kurulan bir yapının siyasal olarak normalleştirilmesi

·       Hafızanın yeniden düzenlenmesi

·       Devletin, ilke yerine sembol üzerinden konuşması

Burada mesele bir kişi değildir.

Mesele, devletin hangi dili meşru saydığıdır.

Çünkü dil değiştiğinde:

·       hukuk geri çekilir

·       ilke esner

·       unvan, kuralın yerini alır

Bu, Kürt sorununun çözümü değil; devlet aklının yön değiştirmesidir.

3) İçişleri Bakanlığı’ndaki jet hızıyla değişimler ne anlatıyor?

İçişleri Bakanlığı sıradan bir bakanlık değildir.

Devletin:

·       güvenlik refleksi

·       yerel idare zinciri

·       valilik ve kaymakamlık sistemi

·       emniyet ve jandarma hattı

buradan yönetilir.

Son dönemde yapılan jet hızındaki atamalar, yalnızca idari değil; doğrudan siyasal mesajlar içermektedir.

Özellikle İçişleri Bakanlığı’nda, Cumhurbaşkanı kararıyla yapılan ve Bakan Yardımcıları Münir Karaloğlu, Mehmet Sağlam ve Mehmet Aktaş’ın görevden alınarak yerlerine Hakkari Valisi Ali Çelik, Afyonkarahisar Valisi Kübra Güran Yiğitbaşı ve Mehmet Cangir’in atanması; zamanlama ve sunuluş biçimiyle dikkat çekicidir.

Bu atamalardan özellikle Kübra Güran Yiğitbaşı’nın, kamuoyuna “Türkiye’nin ilk başörtülü kadın valisi” kimliğiyle sunulması, tek başına kişisel bir biyografi ayrıntısı değildir.

Asıl mesele şudur:

Bu kimlik vurgusu, o kadar ustaca monte edilmiştir ki, artık kimse “Devletin kurucu laiklik ilkesi açısından bunun anlamı nedir?” sorusunu bile sormamaktadır.

Bu bir özgürlük tartışması değildir. Bu, devletin ideolojik nötrlüğünün sessizce aşındırılmasıdır.

4) Başörtüsü meselesi bitmedi; sadece görünmezleştirildi

Türkiye’de başörtüsü bir dönem yasak–özgürlük ekseninde tartışıldı. Bugün ise tartışma başka bir yere taşındı.

Artık mesele:

·       bireysel inanç değil,

·       devletin tarafsızlığıdır.

Bir kişinin başörtülü olması, ehliyetini otomatik olarak tartışmalı kılmaz. Ama devletin sembolik makamlarında, bu kimliğin siyasi mesaj üretmeyecek şekilde konumlandırılması gerekir.

Bugün yapılan tam tersidir:

·       Sembol kullanılıyor

·       Ama tartışma bastırılıyor

·       İtiraz “gereksiz” gösteriliyor

Sonuç:

Laiklik bağırılarak değil; alıştırılarak tasfiye ediliyor.

5) Seyircilik hali nasıl inşa edildi? (Tarih notları)

Bu sessizlik bir günde oluşmadı.

Kısa tarih notları düşelim:

·       1950 sonrası: Laiklik, devlet ilkesi olmaktan çıkarılıp “toplumsal gerilim” gibi sunuldu.

·       1980 sonrası: Din, devlet eliyle “toplumsal çimento” olarak yeniden konumlandırıldı.

·       2000’ler: Laiklik, “çoğulculuk” söylemiyle ilke olmaktan çıkarılıp yoruma açıldı.

Sonuçta Cumhuriyet ilkelerini savunmak:

·       “eski”

·       “elitist”

·       “gerilimci”

ilan edildi.

Toplum, ilkeyi savunmak ile susmak arasında bırakıldı. Susmak, zamanla daha az bedelli bir davranış hâline getirildi.

6) Aynı masaya oturmak: Tarih ne söyler?

Tarih şunu açıkça gösterir:

Devletler, şiddeti yöntem olarak benimsemiş yapılarla temas edebilir; ama bu temas meşruiyet üretmeye başladığında, bedel ağır olur.

Osmanlı’nın son döneminde uygulanan “denge siyaseti”, merkezi otoriteyi kurtarmadı; parçalanmayı hızlandırdı.

Cumhuriyet’in kurucu farkı tam da buradaydı.

Mustafa Kemal Atatürk, devleti pazarlıklarla değil; ilke, hukuk ve yurttaşlık temelinde kurdu.

Bugün bu çizgi silikleştiğinde, aynı masaya oturmak barış değil; devlet aklının ilkesizleşmesi anlamına gelir.

7) Kürt sorunu mu, Cumhuriyet sorunu mu?

Acı ama gerçek şu:

Kürt sorunu, Cumhuriyet ilkeleri sağlamken çözülebilecek bir sorundu.

Ama laiklik, hukuk ve yurttaşlık zemini aşındıkça:

·       kimlikler sertleşti

·       sadakatler parçalandı

·       ortak aidiyet zayıfladı

Bugün Kürt sorunu konuşuluyor; ama Cumhuriyet’in sorunu konuşulmuyor.

Oysa biri çözülmeden, diğeri çözülemez.

Seyirci kalmak da bir tercihtir

Bir ülkede:

·       ilke konuşulmuyorsa

·       hukuk sembole yeniliyorsa

·       unvanlar kuralların yerini alıyorsa

orada sorun yalnızca “bir süreç” değildir.

Tarih yalnızca yapanları yazmaz. Susup izleyenleri de yazar.

Bir gün mutlaka sorulur:

“Görüyordunuz.

Biliyordunuz.

Peki neden sustunuz?”

Bu yazı bir alarmdır. Çünkü Cumhuriyet, sessizlikle kaybedilir.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: