Ekonomi Yönetimi Hangi Kesimi Mutlu Etti
Ekonomide öyle devirler yaşanır ki ekonomi yönetimi hangi kararları alırsa alsın birileri mutlaka mutsuz olur. Ülkemiz tam da böyle bir devirden geçiyor. Carry Trade işlemleri için faiz yüksek tutuluyor, kur artışı baskılanıyor. Sanayici işletme sermayesi için bankalara gittiğinde yüksek maliyetli kredi almak zorunda kalıyor. Faiz düşürülsün baskısı yapan sanayici kesim karşısında enflasyon hedeflerini tutturamayız telaşında olan bir ekonomi yönetimi. İhracat yapan firmalar değerli TL yüzünden rekabet şanslarını günden güne kaybettiklerini söylemekteler.
Ekonomi yönetimini satranç oyununa benzetebiliriz. Oyunun öyle bir aşamasına gelirsiniz ki, sıra sizde olduğu için dezavantaja düşebilirsiniz. Hamle yapmak mecburiyetindesinizdir ama hangi taşı oynatırsanız oynatın mevziiniz biraz daha zayıflar. Satrançta buna zugzwang denir. Türkiye ‘nin uygulamakta olduğu para politikası zugzwanga çok benziyor. Polonya‘nın 1990 da uyguladığı Balcerowicz Planı da benzer bir zugzwang‘ın mahsulüydü. Enflasyon birkaç yüz puana dayanmışken hükümet sübvansiyonları kaldırdı, kuru serbest bıraktı, faizi sert biçimde yükseltti. İlk yıl ekonomi yüzde onun üzerinde küçüldü, işsizlik katlandı. Bu karardan hiçbir şekilde geri dönülmedi. Polonya bugün Avrupa’nın en istikrarlı ekonomileri arasında yer almakta. Ülkemizde 1994 yılında 5 Nisan kararları alınarak istikrarlı bir ekonomiye geçiş süreci başlatılmıştı. Ancak siyasi istikrarın bulunmaması, sürekli değişen koalisyon hükümetleri ile alınan kararlar istikrarlı bir şekilde uygulanamadı. Günden güne artan ekonomik sorunlar ve yaşanan 1999 gölcük merkezli deprem ülkemizi ekonomik anlamda bir uçurumun kenarına kadar getirmişti. Ülkemiz yeni bir krize daha anayasa kitapçığı atılması olarak anılan bakanlar kurulu toplantısı sonrası girmiş oluyordu. Gecelik faizlerin yüzde 7.000 seviyelerine geldiği, Amerikan dolarının 1 gün içinde yaklaşık yüzde yüz değer kazanması ekonomide ciddi bir türbülans etkisi oluşturmuştu. Dünya Bankası ekonomistlerinden Kemal Derviş ülkemizi davet edilerek yoğun bakımda olan ekonomimizi yeniden ayağa kaldırması için tam yetkiyle görevlendirilmişti. Uygulanan sıkı para ve maliye politikaları, kurumların özerk olarak yapılandırılması ile kısa sürede sonuçlar alınmaya başladı. 2002 yılında iktidara gelen AK Parti ekonomi yönetimi bu süreci harfiyen 2008 yılına kadar uyguladı. 2013 yılında ülkemizin yatırım yapılabilir ülkeler ligine çıkması önemli bir başarıydı.
İktisatta güven, inşası yıllar süren bir olgudur. Bu nedenle ekonomi yönetiminin her açıklamasına iktidarın diğer paydaşlarının da katılım göstermesi gerekmektedir. 2010‘ların ortalarından itibaren AKP yönetimi elde etmiş olduğu güveni hovardaca harcadı. Faiz, teknik bir politika aracı olmaktan çıkıp ideolojik bir tartışmanın merkezine yerleşti. “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur“ yaklaşımıyla birlikte para politikasının öngörülebilirliği zedelendi, kurumların itibarı sorgulanır hâle geldi. Böylece yalnızca o günün tercihleri değil, gelecekte alınacak kararların inandırıcılığı da yara aldı.
2023 seçimlerinden sonra yeniden Ortodoks politikalara dönülerek yapılan yanlışlardan dönülmeye başlandı. Ancak alınan her karar orta direk dediğimiz kesimin günden güne erimesine, yoksul kesimin çoğalmasına yol açtı. Gelir dağılımında adaletsizlikler artmaya başladı. İktidar olumsuzlukları gidermek adına kararlar alırken ya gecikti ya da almaktan vazgeçti. Zor karar almak çoğu zaman zannedildiği kadar güç değildir. Asıl güç olan, o kararın neticeleri ortaya çıkıncaya kadar sabredebilmek; ilk siyasi maliyetle karşılaşıldığında rotayı değiştirmemektir. Çünkü sağlıklı bir para politikasının ve daha da önemlisi maliye politikasının vazifesi yalnızca bugünkü yangını söndürmek değildir. Asıl vazifesi, yarın daha iyi seçeneklerin mümkün olduğu bir iktisadi zemin hazırlamaktır. Bugün katlanılan maliyetin manası, birkaç yıl sonra düşük enflasyon ile düşük faizin aynı anda mümkün olabileceği bir muvazeneyi kurabilmektir.
İktisat tarihi, yanlış ekonomik kararların olduğu kadar kararsızlığın da ağır bedeller doğurduğunu gösteriyor. Kararlarda sürekli yön değiştirmek, tek seferde alınmış kötü bir karardan daha büyük maliyet üretiyor. Alınan kararların uygulanabilirliğinde önemli üretiyor. Alınan kapasitede değil, süreklilikte. Çünkü iktisat yalnızca rakamlarla değil, beklentilerle çalışır. Beklentiler ise söylenenlerden ziyade tekrar edilen davranışlara inanır. Son yıllarda yaşadığımız ağır enflasyon tecrübesi öylesine derin izler bıraktı ki, artık para politikasını eleştirmek dahi çoğu zaman eski yanlışlara davetiye çıkarmakla eş tutuluyor. Kur üzerindeki baskının maliyetinden söz ettiğinizde “eski modele dönelim“ demişsiniz gibi karşılanıyorsunuz. Üretimin finansman yükünü hatırlattığınızda enflasyonla mücadeleyi hafife alıyormuşsunuz gibi okunuyorsunuz. Ülkemizde başta Merkez Bankası olmak üzere diğer özerk kurumların bağımsızlıkları korunmalıdır. İktidarın bir şekilde doğru bir zeminde politikalar oluşturmasını sağlayan muhalefet partileri gibi ekonomi yönetiminin de reel sektörden gelen eleştirilere karşı ekonomi politikalarını oluşturması gerekmektedir. Dünya ekonomik ve siyasi konjoktürünün sürekli devinim yaşadığı bir dönemden geçiyoruz. Bu minvalde değişen koşullara adapte olabilen, yatırımcının korunduğu, start up projelerinin desteklendiği, verilen desteklerle reel sektörün rekabette önde olmasının sağlandığı bir ekonomi yönetimine ihtiyaç duymaktayız. Hepimiz aynı gemideyiz sözünü söylemek kadar aynı gemide olmanın güven ve istikrar sağlayacağı bir ülke olmamız dileklerimle.
Hakiki istikrar, eleştiriden muaf politikalarla değil; eleştiriyi taşıyabilecek kadar güçlü kurumlarla kurulur. Bu yüzden mesele yalnızca hangi hamlenin yapılacağı değildir. Asıl mesele, yıllardır ertelenen kararların ardından geldiğimiz noktada önümüzde hâlâ hakiki tercihler bırakıp bırakmadığımızdır.
Ezcümle bugün tahtaya baktığınızda iyi bir hamlenin kalmadığını hissediyor olmanın hem para politikasında hem de maliye politikasında yapılması gerekenler ve bunun maliyetleri açısından dürüst olmanın önünde ciddi bir engel teşkil ettiğini düşünüyorum.
Tahtada kalan tek hamleye, sırf daha kötüsünden korktuğunuz için doğru muamelesi yapmaktan vazgeçmek zorundayız.
Çünkü korku bir iktisat politikası değildir.