NATO Türkiye'yi işgal eder mi?
“Bu nereden çıktı?” demeyin.
ABD’nin İran’a yönelik olası saldırı planlarının, Basra Körfezi’ne yaptığı askerî yığınakla birlikte yeniden gündeme gelmesi, bölge ülkeleri arasında özellikle Türkiye’nin savunma kapasitesi ve stratejik refleksleri üzerine tartışmaları artırdı.
NATO’nun kurucu üyesi olan ABD’nin, yine NATO müttefiki Türkiye’ye karşı bir askeri hamlede bulunup bulunmayacağı sorusu da kamuoyunda zaman zaman dillendiriliyor.
Tarih Erbakan Hocayı haklı mı çıkardı?
“Bu nereden çıktı?” demeyin. Zira bu senaryo, yıllar önce dile getirilen jeopolitik öngörülerin yeniden hatırlanmasına yol açıyor. Bölgedeki güç dengelerinin değişmesi, askeri hareketlilik ve stratejik söylemler, Türkiye’nin konumunu ve olası senaryolardaki yerini sorgulatıyor. Zira yıllar önce Millî Görüş lideri merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın dile getirdiği bir jeopolitik öngörüyü hatırlamamak mümkün mü?
Necmettin Erbakan, ABD’nin Orta Doğu’daki askeri hamlelerinin aşamalı bir strateji izlediğini savunmuş ve şu değerlendirmeyi yapmıştı: Önce Irak işgal edilecek, ardından Suriye’ye yerleşilecek, sonra İran hedef alınacak; nihai hedef ise Türkiye olacaktır.
Erbakan’a göre emperyal güçler, “Büyük İsrail” idealini hayata geçirmek amacıyla İslam coğrafyasını parça parça zayıflatmayı ve işgal etmeyi planlamaktadır. Bu çerçevede Irak’ın işgali ilk adım olmuş, ardından Suriye’nin istikrarsızlaştırılması gündeme gelmiş, sonraki aşamada ise Türkiye ve İran’ın baskı altına alınması hedeflenmiştir.
Erbakan’ın bu yaklaşımı, bölgesel gelişmeler ışığında yeniden tartışmaya açılmaktadır. Irak’ın 2003’te işgali, Suriye iç savaşı ve İran’a yönelik askeri tehdit söylemleri, söz konusu öngörünün hatırlanmasına neden olmaktadır. Türkiye açısından mesele yalnızca komşu ülkelerdeki krizler değil; aynı zamanda bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillenmesidir.
NATO ne zaman kuruldu, neden kuruldu?
Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan iki kutuplu uluslararası sistem içinde, başta Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık olmak üzere Batılı devletlerin diplomatik öncülüğünde kurulmuştur. NATO’nun ortaya çıkışının temel nedeni, savaş sonrası Avrupa’da oluşan güvenlik boşluğunu doldurmak ve özellikle Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’da genişleyen askeri ve siyasi etkisine karşı ortak bir savunma ve caydırıcılık sistemi oluşturmaktır.
Bu çerçevede NATO, 4 Nisan 1949 tarihinde Washington’da imzalanan North Atlantic Treaty ile resmen kurulmuştur. Antlaşma, taraf devletlerden birine yönelik silahlı saldırının tüm üyelere yapılmış sayılmasını öngören kolektif savunma ilkesini esas almıştır. Bu yönüyle NATO, Batı dünyasının askeri dayanışmasını kurumsallaştıran ve Sovyet askeri gücünün Avrupa’ya doğru genişlemesini dengelemeyi amaçlayan bir ittifak yapısı olarak tarih sahnesinde yerini aldı.
NATO’nun kurucu üyeleri şunlardır: Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Kanada, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İtalya, Portekiz, Danimarka, Norveç ve İzlanda. Bu devletler, ortak savunma, siyasi dayanışma ve karşılıklı güvenlik garantisi temelinde birleşmiştir.
NATO, Soğuk Savaş’ın başlangıç döneminde Sovyetler Birliği’ne karşı askeri denge kurmak, Batı Avrupa’nın savunmasını güçlendirmek ve Kuzey Atlantik havzasında ortak savunma ve stratejik iş birliği mekanizması oluşturmak amacıyla kurulan uluslararası bir askeri ittifaktır.
Ancak NATO, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne karşı askeri denge kurmak amacıyla oluşturulmuş olsa da, günümüzde yalnızca belirli bir devlete karşı konumlanan bir savunma ittifakı olmanın ötesine geçerek, küresel ve bölgesel güvenlik risklerine karşı kolektif caydırıcılık, kriz yönetimi ve stratejik istikrar üretme işlevi üstlenen çok boyutlu bir güvenlik mimarisi haline gelmiştir.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte NATO’nun varlık gerekçesinin ortadan kalktığı yönündeki değerlendirmeler zaman içinde geçerliliğini yitirmiş; ittifak, genişleme politikası, yeni tehdit tanımlamaları ve değişen savunma doktrinleri aracılığıyla kendisini yeniden tanımlamıştır. Özellikle Rusya Federasyonu’nun revizyonist güvenlik politikaları, Çin’in yükselen askeri ve teknolojik kapasitesi, siber saldırılar, hibrit savaş yöntemleri, enerji güvenliği, terörizm ve düzensiz göç gibi çok katmanlı tehditler, NATO’nun rolünü yeniden merkezi hale getirmiştir.
Bugün NATO, yalnızca Kuzey Atlantik bölgesinin savunmasını değil; Avrasya, Doğu Avrupa, Karadeniz, Baltıklar, Orta Doğu ve hatta Hint-Pasifik eksenine uzanan geniş bir jeostratejik alanda, üye devletlerin güvenliğini sağlamayı, caydırıcılığı güçlendirmeyi ve uluslararası güç dengesi içerisinde Batı ittifakının askeri omurgasını korumayı amaçlayan dinamik bir kolektif savunma örgütü olarak faaliyet göstermektedir.
Türkiye NATO’ya hangi tarihte ve neden katıldı?
Türkiye, NATO’nun 1949’daki 12 kurucu üyesi arasında yer almamıştır. Türkiye’nin NATO’ya katılımı daha sonra, Soğuk Savaş’ın sertleştiği ve küresel güç mücadelesinin keskinleştiği bir dönemde gerçekleşmiştir. Türkiye, 18 Şubat 1952 tarihinde, ayrı bir “Katılım Protokolü” (Accession Protocol) ile resmen NATO üyesi olmuştur.
Türkiye’nin NATO’ya kabul edilmesinin en önemli nedenlerinden biri, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nden kaynaklanan askeri ve jeopolitik tehditti. Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den Boğazlar üzerinde kontrol talep etmesi ve Doğu Anadolu’ya yönelik toprak taleplerinde bulunması, Türkiye’yi Batı güvenlik sistemi içinde yer almaya yöneltmiştir. Bu süreçte Türkiye, ulusal güvenliğini garanti altına almak ve Sovyet baskısına karşı kolektif savunma şemsiyesi altında korunmak amacıyla NATO üyeliğini stratejik bir zorunluluk olarak değerlendirmiştir.
Türkiye’nin NATO’ya kabulünde belirleyici bir diğer gelişme ise Kore Savaşı’na asker göndermesidir. Türkiye, 1950 yılında Kore’ye bir tugay göndererek NATO’nun öncülüğündeki Batı bloğuna fiilen destek vermiş, bu askeri katkı Türkiye’nin ittifaka olan bağlılığını ve güvenilirliğini göstermiştir. Türk askerinin Kore’de gösterdiği direniş ve askeri performans, Türkiye’nin NATO üyeliği sürecini hızlandıran önemli bir faktör olmuştur.
Ayrıca Türkiye’nin jeopolitik konumu, NATO açısından büyük stratejik önem taşımaktaydı. Türkiye, Avrupa, Orta Doğu ve Karadeniz arasında bir geçiş noktası olarak, Sovyetler Birliği’nin güney kanadını dengeleyebilecek kilit bir ülke konumundaydı. Bu nedenle NATO, Sovyet yayılmasını çevrelemek ve güney savunma hattını güçlendirmek amacıyla Türkiye’yi ittifaka dahil ederek savunma hattını tahkim etmiştir.
Türkiye’nin NATO üyeliği, hem Sovyet tehdidine karşı güvenlik ihtiyacının bir sonucu hem de NATO’nun güney kanadını güçlendirme stratejisinin bir parçası olarak, Soğuk Savaş’ın en kritik aşamasında gerçekleşmiştir.
NATO’da Türkiye’den rahatsızlık duyanlar var mı?
Evet, NATO içinde Türkiye’nin bazı politikalarından rahatsızlık duyan ülkeler ve siyasi çevreler bulunmaktadır. Bu rahatsızlığın temel nedeni, Türkiye’nin son yıllarda savunma ve dış politikada daha bağımsız ve çok yönlü bir strateji izlemesidir. Türkiye, NATO’nun genel çizgisiyle her konuda otomatik uyum göstermeyen, gerektiğinde veto hakkını kullanan ve kendi ulusal güvenlik önceliklerini merkeze alan bir yaklaşım benimsemiştir.
Özellikle Rusya ile tamamen kopmayan ilişkiler sürdürmesi ve bölgesel krizlerde doğrudan askeri ve diplomatik inisiyatif alması, bazı NATO üyeleri tarafından ittifak içi uyum açısından sorgulanan bir durum olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle Türkiye, NATO içinde sadece talimat alan değil, aynı zamanda denge kurabilen ve kendi stratejik önceliklerini koruyan bir aktör olarak öne çıkmaktadır.
NATO içinde Türkiye’ye yönelik rahatsızlığın sebepleri?
Türkiye, NATO’nun en önemli üyelerinden biri olmasına rağmen, özellikle son on yılda izlediği dış politika nedeniyle ittifak içindeki bazı ülkelerle görüş ayrılıkları yaşamaktadır. Bu durumun temelinde, Türkiye’nin güvenlik ve savunma konularında ulusal çıkarlarını önceleyen ve gerektiğinde ittifakın genel yaklaşımından farklı bir tutum benimseyebilen bir strateji izlemesi bulunmaktadır.
NATO’nun güvenlik yaklaşımında Rusya merkezi bir tehdit olarak tanımlanırken, Türkiye’nin rekabet ve diyalogu birlikte yürüten daha dengeli bir politika izlemesi, bazı müttefikler tarafından farklı bir stratejik pozisyon olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım, Türkiye’yi NATO içinde klasik müttefik profilinden ayrıştıran ve daha özerk bir konuma taşıyan başlıca unsurlardan biri olarak görülmektedir.
Benzer şekilde Türkiye’nin Orta Doğu, Kafkasya ve Doğu Akdeniz’de kendi askeri ve jeopolitik inisiyatifini kullanması, bazı Batılı ülkelerde Türkiye’nin “kontrol edilmesi zor bir müttefik” olduğu yönünde değerlendirmelere neden olmuştur. Ancak bu durum, Türkiye’nin NATO’dan çıkarılmak istenmesinden çok, ittifak içindeki güç dengelerinin yeniden şekillenmesinden kaynaklanmaktadır.
Buna rağmen Türkiye’nin NATO içindeki stratejik önemi tartışılmazdır. Karadeniz’e açılan coğrafi konumu, güçlü askeri kapasitesi ve İncirlik Hava Üssü gibi kritik tesislere ev sahipliği yapması, Türkiye’yi NATO’nun vazgeçilmez unsurlarından biri haline getirmektedir. Bu nedenle yaşanan gerilimler, bir üyelik krizinden ziyade, Türkiye’nin artan stratejik özerkliğinin ittifak içinde yarattığı yeni güç dengesinin yansımasıdır.
NATO'nun Türkiye'yi işgalini yasallaştıran düzenleme var mı?
Yedi yıl önce kaleme aldığım “Cumhurbaşkanı Erdoğan, NATO’nun Türkiye’yi işgalini yasallaştıran teklifi nasıl onayladı?” başlıklı yazı kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştı. Söz konusu yazıda, NATO’nun Türkiye’de hızlı konuşlandırma kabiliyetine ilişkin bir düzenlemeye dikkat çekilmiş; özellikle ittifakın kriz anlarında kısa sürede kuvvet intikali yapabilmesini mümkün kılan hukuki çerçeve tartışmaya açılmıştı.
Bu yazının ardından Halkın Kurtuluş Partisi, Cumhurbaşkanı ve dönemin Başbakanı hakkında “Anayasayı ihlal” ve “devletin birliğini bozma” suçlamalarıyla savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu. Parti, yazıda atıf yapılan düzenlemeleri dayanak göstererek, NATO’ya Türkiye topraklarında olağanüstü yetkiler tanındığını ileri sürmüştü.
Tartışmanın merkezinde, NATO’nun “Çok Yüksek Hazırlık Seviyeli Müşterek Görev Kuvveti” (Very High Readiness Joint Task Force – VJTF) bulunuyordu. Bu kuvvet, 2014 Galler Zirvesi sonrasında oluşturulan ve 48-72 saat içinde harekete geçebilecek şekilde tasarlanan hızlı reaksiyon gücüdür. Türkiye’deki hukuki dayanak ise 1 Haziran 2016 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan, 30 Mayıs 2016 tarih ve 2016/8858 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan “Çok Yüksek Hazırlık Seviyeli Müşterek Görev Kuvvetinin Faaliyetine İlişkin Esaslar” metnidir.
Sosyal medyada dile getirilen iddialara göre bu düzenleme, NATO’ya Türkiye’de bir iç karışıklık yaşanması hâlinde herhangi bir izne gerek olmaksızın müdahale yetkisi tanımaktaydı. Ancak metnin içeriği incelendiğinde, düzenlemenin NATO unsurlarının Türkiye’deki faaliyetlerine ilişkin lojistik, hukuki statü ve koordinasyon esaslarını belirlediği; otomatik ve egemenliği devre dışı bırakan bir müdahale yetkisi tanımlamadığı görülmektedir. NATO’nun herhangi bir ülkede askeri faaliyette bulunması, ilgili devletin onayı ve ittifak karar mekanizmaları çerçevesinde gerçekleşmektedir.
Dolayısıyla 2016 tarihli karar, NATO’ya Türkiye’de “izinsiz müdahale” hakkı tanıyan bir hüküm içermemekte; daha çok, Türkiye’nin NATO taahhütleri kapsamında olası konuşlandırmalara dair usul ve esasları düzenlemektedir. Tartışma, hukuki metnin teknik içeriğinden ziyade, Türkiye’nin egemenlik alanı ve NATO’nun kriz yönetim kapasitesi bağlamında yapılan siyasi yorumlardan kaynaklanmıştır.
NATO Antlaşması’nın 5. Maddesi ve Türkiye’nin kolektif savunma statüsü
Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesi, NATO’nun varlık sebebini oluşturan kolektif savunma ilkesini düzenleyen temel hükümdür. Bu maddeye göre, NATO üyesi herhangi bir devlete yönelik silahlı saldırı, tüm üye devletlere yapılmış sayılır. Türkiye’nin 18 Şubat 1952 tarihinde NATO’ya katılmasıyla birlikte, Türkiye toprakları da bu kolektif savunma şemsiyesi altına girmiştir. Nitekim 1951 tarihli Katılım Protokolü ile antlaşmanın 6. maddesi değiştirilmiş ve Türkiye’nin coğrafi alanı NATO’nun savunma kapsamına açık biçimde dahil edilmiştir.
Bu hükmün hukuki anlamı, Türkiye’ye yönelik bir silahlı saldırının artık yalnızca Türkiye’nin ulusal güvenlik sorunu olmaktan çıkmasıdır. Böyle bir durumda konu, NATO’nun tamamını ilgilendiren kolektif bir güvenlik meselesine dönüşür. Süreç, NATO’nun siyasi karar organı olan Kuzey Atlantik Konseyi’nin toplanmasıyla başlar. Konsey, saldırının niteliğini değerlendirir ve saldırının 5. madde kapsamına girip girmediğine karar verir. Bu kararın alınması halinde, tüm NATO üyeleri Türkiye’ye yardım etmekle yükümlü hale gelir.
Ancak bu yardımın niteliği otomatik olarak doğrudan askeri müdahale anlamına gelmez. Antlaşmada yer alan “gerekli gördüğü eylemi yapacaktır” ifadesi, her üye devletin yardımın kapsamını kendi siyasi ve askeri değerlendirmesine göre belirleme yetkisine sahip olduğunu gösterir. Bu çerçevede yardım; askeri güç kullanımı, hava savunma sistemlerinin konuşlandırılması, istihbarat paylaşımı, lojistik destek veya caydırıcılık amaçlı askeri varlık gösterme gibi farklı biçimlerde gerçekleşebilir.
Bu yönüyle 5. madde, otomatik bir savaş mekanizmasından ziyade güçlü bir caydırıcılık aracıdır. Türkiye’ye yönelik bir saldırı, saldırgan aktör açısından yalnızca Türkiye ile değil, NATO’nun tamamıyla karşı karşıya gelme riskini doğurur. Bu durum, Türkiye’nin güvenliğini yalnızca ulusal askeri kapasitesine dayalı bir yapıdan çıkararak, daha geniş bir transatlantik güvenlik mimarisinin parçası haline getirir.
Madde 5 bugüne kadar yalnızca bir kez uygulanmıştır. 11 Eylül 2001 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik terör saldırılarının ardından NATO, bu saldırıyı kolektif savunma kapsamında değerlendirmiştir. Bu çerçevede NATO üyeleri ABD’ye çeşitli askeri ve lojistik destek sağlamış, Türkiye de dahil olmak üzere birçok müttefik ülke Afganistan’daki NATO operasyonlarında görev almıştır.
Öte yandan NATO Antlaşması’nda Türk Boğazları’na ilişkin özel bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak Boğazlar, Türkiye’nin egemenlik alanı içinde yer aldığı için NATO’nun kolektif savunma kapsamına dolaylı olarak dahildir. Boğazların hukuki statüsü NATO tarafından değil, 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile belirlenmiştir. Bu sözleşme, Boğazlar üzerindeki egemenlik ve geçiş rejimini düzenleyen temel uluslararası hukuk belgesidir.
Uzmanların yorumlarına bakılırsa NATO’nun 5. maddesi, Türkiye’ye yönelik bir saldırı durumunda ittifakın hukuken devreye girmesini sağlayan bir güvenlik garantisi sunmakta; aynı zamanda bu garantinin temel işlevi, fiilî müdahaleden önce stratejik caydırıcılık üretmek olmaktadır.
ABD İran gerginliğinin gölgesinde Türkiye'nin güvenlik konsepti
Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti ve İran arasında gerçekleştirilen ikili ve üçlü güvenlik zirveleri, imzalanan askerî anlaşmalar ve icra edilen ortak tatbikatlar; ABD’nin artan baskı politikasına karşı bu ülkelerin ne ölçüde direnç göstereceğini belirleyen temel gelişmeler arasında yer alıyor. Washington’un stratejik kuşatma hamleleri karşısında Moskova ve Pekin’in Tahran’a vereceği destek, yalnızca İran’ın kaderini değil, aynı zamanda Avrasya güvenlik düzeninin geleceğini de şekillendirecektir.
Bu süreç aynı zamanda Türkiye’nin konumunu da dolaylı biçimde test edecektir. İran ile Türkiye’nin jeopolitik ağırlığının Rusya nezdinde eşit olup olmadığı, Moskova’nın öncelik sıralamasında hangi başlığın öne çıktığıyla anlaşılacaktır. Karadeniz’den Kafkasya’ya, Suriye’den Orta Asya’ya uzanan geniş coğrafyada Ankara ile Tahran arasında kurulacak denge, yalnızca ikili ilişkileri değil, Avrasya merkezli güç dengesinin yönünü de belirleyecektir.