Gerçek Kaybolursa...

26 Ağu 2026 - 10:53 YAYINLANMA

BU BİR GÜLİSTAN DOKU YAZISI DEĞİLDİR.

Bu bir cinayet yazısı da değildir.

Bu, bir ülkede gerçeğin nasıl kaybedilebildiğini sorgulama yazısıdır.

Çünkü...

Bir ülkede yalnız insanlar kaybolmaz.

Deliller kaybolur.

Kayıtlar kaybolur.

Tanıklar susar.

Belgeler değiştirilir.

Soruşturmalar yanlış yönlere sürüklenir.

Bir gün gelir...

Kaybolan insanla birlikte hakikatin kendisi de aranmaya başlanır.

Gülistan Doku, 5 Ocak 2020 tarihinde Tunceli’de kayboldu.

Yıllarca arandı.

Barajlar tarandı.

İhtimaller tartışıldı.

İntihar senaryoları konuşuldu.

Şüpheliler hakkında sorular soruldu.

Dosyalar açıldı, kapandı, yeniden açıldı.

Ancak altı yıl sonra gelinen noktada artık yalnızca Gülistan Doku’nun nerede olduğunu konuşmuyoruz.

Onu bulmakla görevli sistemin ne yaptığını da konuşuyoruz.

Çünkü bir insanın kaybolması başlı başına büyük bir acıdır.

Ama bir ülkede asıl felaket...

O insanı bulması gereken kurumların da soruşturmanın tartışmalı alanlarından biri hâline gelmesidir.

İşte o noktada mesele yalnızca bir kayıp dosyası olmaktan çıkar.

Bir vicdan meselesine dönüşür.

Bir hukuk meselesine dönüşür.

Bir devlet meselesine dönüşür.

İNSAN EN ÇARESİZ ANINDA NEREYE GİDER?

Bir gün çocuğunuz eve dönmese...

Kardeşinizden haber alınamasa...

Sevdiğiniz bir insan hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolsa...

İlk nereye gidersiniz?

Polise...

Savcılığa...

Adliyeye...

Valiliğe...

Çünkü insan, en çaresiz anında devlete sığınır.

Bir anne, kaybolan evladı için devletin kapısını çaldığında kendisine ayrıcalık tanınmasını istemez.

Gerçeğin bulunmasını ister.

Bir baba adalet aradığında, kimsenin hukukun dışına çıkmasını talep etmez.

Hukukun herkes için işletilmesini ister.

Bir kardeş yıllarca aynı soruyu sorduğunda mucize beklemez.

Devletin elindeki bütün olanakları kullanmasını bekler.

Çünkü devlet dediğimiz yapı, vatandaşın başına bir felaket geldiğinde başvuracağı son sığınaktır.

Peki ya o sığınak da tartışılır hâle gelirse?

Kapısını çaldığınız kurumların tarafsızlığına ilişkin kuşkular ortaya çıkarsa?

Gerçeği bulmakla görevli bazı kamu görevlileri, gerçeğin karartıldığı iddialarıyla soruşturmanın içine girerse?

İşte o zaman kaybolan yalnızca bir insan olmaz.

Güven kaybolur.

Gülistan Doku dosyasının en sarsıcı tarafı da budur.

Çünkü soruşturmanın yıllar sonra ulaştığı noktada yalnızca şüpheliler değil...

Kamu gücünü kullanan insanlar da dosyanın konusu hâline gelmiştir.

Gülistan’ın kaybolduğu dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in, 2026 yılında yeniden hareketlenen soruşturma kapsamında “delil karartma” suçlamasıyla tutuklandığı haberleştirildi.

Haberlerde ayrıca Gülistan Doku’ya ait SIM kartın resmî soruşturma makamlarına teslim edilmek yerine, valinin koruma polisi olarak görev yapan bir kişiye gönderildiği ve Sonel’in bu işlemi kabul ettiği bilgisi yer aldı.

Burada durmak gerekir.

Çünkü söz konusu olan herhangi bir kişi değildir.

Söz konusu olan, bir şehrin en üst düzey mülki idare amiridir.

Devleti o şehirde temsil eden makamdır.

Kentin güvenliğinden, kamu düzeninden ve kurumlar arasındaki koordinasyondan sorumlu kişidir.

Bir vatandaşın başına bir şey geldiğinde kapısını çalacağı devletin, o şehirdeki en yüksek temsilcisidir.

Bu nedenle dönemin valisinin delil karartma suçlamasıyla tutuklanması, yalnızca bir ceza soruşturmasının konusu olarak görülemez.

Bu gelişme, Türkiye’nin önüne çok daha ağır bir soru koymaktadır:

Bir insan başına bir şey geldiğinde devlete sığınacaksa, devlet adına hareket edenler de soruşturmanın içine girerse o insanı kim koruyacaktır?

ADALET İLK GÜN BAŞLAR

Bir devleti ayakta tutan yalnızca kanunlar değildir.

O kanunların herkese eşit uygulanacağına duyulan inançtır.

Adalet yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlardan ibaret değildir.

Adalet...

İlk ihbarın ciddiyetidir.

İlk tutanağın doğruluğudur.

İlk delilin korunmasıdır.

İlk kamera kaydının zamanında alınmasıdır.

İlk ifadenin baskıdan uzak biçimde verilmesidir.

İlk şüphenin tarafsızlıkla araştırılmasıdır.

İlk dijital izin usulüne uygun biçimde muhafaza edilmesidir.

Çünkü bir soruşturmada ilk gün kaybedilen delil, yıllar sonra bulunamayabilir.

Silinen kayıt geri getirilemeyebilir.

Yönlendirilen tanık, yeniden aynı açıklıkla konuşmayabilir.

Kurulan yanlış bir senaryo, bütün soruşturmayı peşinden sürükleyebilir.

Bu nedenle adalet, yalnızca yıllar sonra verilecek hüküm değildir.

Adalet, gerçeğin ilk andan itibaren korunmasıdır.

Gülistan Doku dosyasında yıllar sonra ortaya çıkan gelişmeler ise soruşturmanın ilk dönemine ilişkin çok ağır sorular doğurmaktadır.

Eski bir polis memurunun, Gülistan Doku’nun sosyal medya hesabına girerek iki kişiyi arkadaş listesinden sildiği iddiasıyla tutuklanması bunlardan biridir.

Bu iddia doğruysa mesele, birkaç sosyal medya kaydının silinmesinden ibaret değildir.

Mesele, bir kayıp vakasında dijital delile kimlerin, hangi yetkiyle ve hangi amaçla müdahale ettiğidir.

Bir polis, bir yurttaşın dijital hesabına hangi hukuki kararla girmiştir?

Silinen kişiler kimlerdir?

Neden silinmişlerdir?

Bu işlem kayıt altına alınmış mıdır?

Savcılığın bilgisi dâhilinde midir?

Soruşturmanın sağlıklı yürütülmesi için mi yapılmıştır?

Yoksa soruşturmanın göreceği alanı daraltmak için mi?

Bu sorular cevaplanmadan yapılan işlemi sıradan bir teknik ayrıntı olarak görmek mümkün değildir.

Çünkü dijital çağda bir insanın telefonundaki, sosyal medya hesabındaki ve elektronik sistemlerdeki izleri...

Onun ikinci hafızasıdır.

O hafızaya yapılan her yetkisiz müdahale, gerçeğin bir parçasına yapılan müdahaledir.

KURUMLARIN HAFIZASI

Bir hukuk devletinde insanlar yalnızca mahkemelere güvenmez.

Hastane kaydına güvenir.

SGK provizyonuna güvenir.

Kamera görüntüsüne güvenir.

Telefon sinyaline güvenir.

Tutanağa güvenir.

Bilirkişi raporuna güvenir.

Çünkü bilir ki...

Gerçek, kurumların hafızasında korunur.

Gülistan Doku soruşturmasında 2026 yılının temmuz ayında kamuoyuna yansıyan yeni tespitler, bu kurumsal hafızanın da tartışılmasına neden oldu.

Soruşturma kapsamında Gülistan Doku’ya ilişkin hastane log kayıtlarının sistemden silindiği, SGK provizyon kayıtlarının ise hastaneye ait bir IP adresi üzerinden kaldırıldığı yönünde tespitlere ulaşıldığı bildirildi.

Bu, dosyanın en can yakıcı başlıklarından biridir.

Çünkü hastane kaydı, bilgisayardaki birkaç satırdan ibaret değildir.

Bir insanın belirli bir tarihte, belirli bir sağlık kuruluşunda bulunup bulunmadığının resmî izidir.

Muayene bilgisidir.

İşlem bilgisidir.

Zaman bilgisidir.

Sisteme kimlerin eriştiğinin bilgisidir.

Eğer bir kişinin hastane sistemindeki kayıtlarının silindiği tespit edilmişse şu soruların tamamı cevaplanmak zorundadır:

Kaydı kim sildi?

Hangi kullanıcı hesabıyla sildi?

Hangi terminalden sildi?

Hangi tarihte sildi?

Kimin talimatıyla sildi?

Neden sildi?

Silinen verinin içeriği neydi?

Yedekleri var mıydı?

Sistem yöneticileri bu müdahaleyi ne zaman fark etti?

İlk soruşturmada neden fark edilmedi?

Bu işlem tek başına hareket eden bir kişinin işi miydi?

Yoksa birden fazla kamu görevlisinin bilgisi ve iş birliği mi vardı?

Bunlar sansasyon yaratmak için sorulan sorular değildir.

Bunlar, bir insanın akıbetini açıklayabilecek resmî kayıtların nasıl ortadan kaldırıldığını anlayabilmek için sorulması gereken sorulardır.

Çünkü devletin sağlık sistemindeki kaydı vatandaş silemez.

Hastaneye ait IP adresinden yetkili kullanıcı gibi işlem yapamaz.

Sistemin loglarına kendiliğinden ulaşamaz.

Bu tür bir müdahale, ancak sisteme erişim olanağı bulunan kişiler eliyle gerçekleştirilebilir.

Dolayısıyla mesele yalnızca kaydın silinmiş olması değildir.

Devletin koruması gereken bir verinin, devletin sistemi kullanılarak ortadan kaldırılmış olma ihtimalidir.

Kurumların hafızası tartışılmaya başlandığında...

Yargılanan yalnızca tek bir dosya olmaz.

O ülkenin kurumlarının güvenilirliği de yargılanmaya başlar.

BİR SIM KART NE ANLATIR?

Bir kayıp vakasında telefon, en önemli delillerden biridir.

Kiminle konuşulduğunu gösterir.

Mesajları gösterir.

Baz istasyonu bağlantılarını gösterir.

Dijital hesaplara erişim sağlayabilir.

Bir insanın son temaslarını, son hareketlerini ve son ilişkilerini ortaya çıkarabilir.

Bu nedenle Gülistan Doku’ya ait SIM kartın hangi makam tarafından, ne zaman ve kimden teslim alındığı; ardından kime verildiği basit bir teslim işlemi değildir.

Bu, delil zinciridir.

Delilin ilk kim tarafından bulunduğu...

Kim tarafından muhafaza edildiği...

Hangi tutanakla teslim edildiği...

Üzerinde işlem yapılıp yapılmadığı...

Hangi incelemelerden geçirildiği...

Bunların tamamı kayıt altında olmak zorundadır.

Çünkü delil zincirindeki tek bir kopukluk bile o delilin güvenilirliğini tartışmalı hâle getirir.

Peki Gülistan’ın SIM kartı neden resmî soruşturma makamları yerine bir koruma polisine gönderildi?

Koruma polisinin bu delille ilgili görevi neydi?

Kart üzerinde herhangi bir işlem yapıldı mı?

Kartın içeriğine erişildi mi?

Erişildiyse hangi hukuki kararla erişildi?

Bütün işlemler tutanak altına alındı mı?

Bu soruların cevapları yalnızca bir SIM kartın başına ne geldiğini açıklamayacaktır.

Soruşturmanın neden yıllarca karanlıkta kaldığını da açıklayabilecektir.

NEDEN ALTI YIL SONRA?

Gülistan Doku 2020 yılında kayboldu.

Dosyanın yönünü değiştiren operasyonlar ise 2026 yılında gerçekleştirildi.

Eski vali...

Eski polis memurları...

Kamu görevlileri...

Sağlık çalışanları...

Dönemin soruşturmasında adı geçen başka kişiler...

Altı yıl sonra yeniden savcılığın ve kolluğun karşısına çıktı.

Eski valinin kayıp döneminde kullandığı aracın DNA incelemesi için İstanbul’a götürüldüğü de kamuoyuna yansıdı.

Burada sorulması gereken soru yalnızca “Yeni delil bulundu mu?” değildir.

Asıl soru şudur:

Bugün yapılabilenler neden altı yıl önce yapılmadı?

Bugün incelenen araç neden o tarihte aynı yöntemlerle incelenmedi?

Bugün araştırılan dijital bağlantılar neden ilk günlerde araştırılmadı?

Bugün mercek altına alınan kamu görevlilerinin işlemleri neden o dönemde sorgulanmadı?

Bugün silindiği belirtilen kayıtlar neden silinmeden önce korunamadı?

Bugün şüpheli görülen temaslar neden zamanında açıklığa kavuşturulmadı?

Savcılığın 2026 yılında, olayın ardından emniyet istihbarat birimlerinin ne zaman çalışma başlattığını ve Gülistan Doku hakkında ülke genelindeki istihbarat sistemlerinde araştırma yapılıp yapılmadığını incelemeye aldığı da haberleştirildi.

Bu gelişme bile ilk soruşturmanın yeterliliği konusunda ne kadar ciddi soru işaretleri bulunduğunu göstermektedir.

Altı yıl...

Delilin yok olması için uzun bir süredir.

Tanığın hafızasının zayıflaması için uzun bir süredir.

Dijital kayıtların silinmesi için uzun bir süredir.

Kamera görüntülerinin kaybolması için uzun bir süredir.

İnsan ilişkilerinin değişmesi için uzun bir süredir.

Şüphelilerin ortak bir anlatı oluşturması ihtimali açısından da uzun bir süredir.

Ama bir aile için...

Altı yıl yalnızca takvim değildir.

Her sabah aynı soruyla uyanmaktır.

Her telefon sesinde irkilmektir.

Her yeni gelişmede yeniden umutlanmaktır.

Her sonuçsuzlukta yeniden yıkılmaktır.

Bu nedenle geciken adaletin bedeli yalnızca dosyada yazmaz.

O bedel, yıllarca bekleyen bir ailenin hayatına yazılır.

İNTİHAR SENARYOSU KİMİ RAHATLATTI?

Gülistan Doku’nun kaybolmasının ardından uzun süre intihar ihtimali üzerinde duruldu.

Barajda aramalar yapıldı.

Teknik çalışmalar yürütüldü.

Ancak yıllar sonra soruşturmanın cinayet şüphesi üzerinden derinleştirilmesi, geçmişteki kabullerin de yeniden sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır.

İntihar ihtimali hangi somut delillere dayanıyordu?

Bu ihtimali destekleyen bilimsel bulgular var mıydı?

Diğer ihtimaller aynı ciddiyetle araştırıldı mı?

Bir genç kadının özel hayatına, ruh hâline veya ilişkilerine ilişkin yorumlar maddi delillerin önüne mi geçirildi?

Aramalar neden belirli bir alana yoğunlaştırıldı?

Başka güzergâhlar, araçlar ve kişiler aynı titizlikle incelendi mi?

Barajda yürütülen arama çalışmalarının yöntemine ilişkin olarak İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin de inceleme yaptığı ve kullanılan bazı yöntemlerin tartışma konusu olduğu bildirildi.

Burada mesele, intihar ihtimalinin araştırılmış olması değildir.

Her ihtimal elbette araştırılmalıdır.

Mesele şudur:

Bir ihtimal, diğer ihtimallerin araştırılmasını engelleyecek kadar erken bir kabule dönüştürüldü mü?

Çünkü bir soruşturmada yanlış kurulan ilk cümle, yıllarca yanlış yere bakılmasına neden olabilir.

Bir genç kadının “intihar ettiği” varsayımı ne kadar erken kabul edilirse...

Onunla son görüşen insanlar o kadar az sorgulanır.

Dijital kayıtlar o kadar az önemsenir.

Araçlar o kadar geç incelenir.

Kurumların işlemleri o kadar az denetlenir.

Dosya o kadar çabuk normalleştirilir.

Bu nedenle intihar anlatısı yalnızca bir ihtimal olarak değil...

Soruşturmanın yönünü belirleyen bir tercih olup olmadığı açısından da incelenmelidir.

Kim söyledi?

Kim benimsedi?

Hangi delile dayanıldı?

Kimleri soruşturmanın odağından uzaklaştırdı?

Kimleri rahatlattı?

MAKAM HUKUKUN ÖNÜNE GEÇERSE...

Bir dosyada adı geçen kişi kim olursa olsun...

Sahip olduğu makam ne olursa olsun...

Toplumun beklediği tek şey vardır:

Hiç kimsenin hukukun üzerinde olmadığını görmek.

Çünkü kamu gücünü kullananların sorumluluğu sıradan vatandaşlardan daha hafif değildir.

Daha ağırdır.

Bir polis memurunun yaptığı her işlem...

Bir savcının verdiği her karar...

Bir hekimin sisteme girdiği her kayıt...

Bir bilirkişinin attığı her imza...

Bir valinin verdiği her talimat...

Yalnızca kişisel bir tasarruf değildir.

Devlet adına yapılan işlemdir.

Bu nedenle kamu görevlileri “devleti korumak” adına denetimden kaçırılamaz.

Çünkü devleti korumak, kamu görevlisini korumak değildir.

Devleti korumak, hukuku kamu görevlisine de uygulamaktır.

Bir makamın itibarı, hakkında soru sorulmamasıyla korunmaz.

O sorulara açık, belgeli ve hukuka uygun cevap verilmesiyle korunur.

Bir kurumun saygınlığı, hatalarının saklanmasıyla büyümez.

Hatalarını ortaya çıkardığı ve sorumlular hakkında işlem yaptığı ölçüde büyür.

Çünkü hukuk...

Güçlüye göre eğilip bükülmeye başladığı gün hukuk olmaktan çıkar.

Hukukun terazisi makam tartmaya başladığı gün...

Adalet tartamaz hâle gelir.

Gülistan Doku dosyasında toplumun görmek istediği şey de budur:

Eski vali de olsa...

Polis de olsa...

Doktor da olsa...

Bilirkişi de olsa...

Nüfuz sahibi herhangi biri de olsa...

Gerçeğin önüne geçtiği yargı kararıyla belirlenen herkes hesap vermelidir.

Delil kararttığı belirlenen herkes hesap vermelidir.

Kayıt sildiği belirlenen herkes hesap vermelidir.

Görevini ihmal ettiği belirlenen herkes hesap vermelidir.

Soruşturmayı bilerek yanlış yöne sürükleyen herkes hesap vermelidir.

Kamu gücünü birilerini korumak için kullandığı belirlenen herkes hesap vermelidir.

Çünkü adalet, zayıfları yargılayıp güçlüleri seyretmenin adı değildir.

Adalet, gücün karşısında da aynı ciddiyetle ayakta kalabilmektir.

SORU SORMAK SUÇLAMAK DEĞİLDİR

Bu yazının sonunda kimseyi mahkûm etmiyorum.

Kimseyi de aklamıyorum.

Bunu yapacak makam ben değilim.

Ben gazeteciyim.

Belgeleri okurum.

Çelişkileri gösteririm.

Cevaplanmayan soruları sorarım.

Kamu adına yetki kullananlardan kamu adına hesap isterim.

Masumiyet karinesine saygı duymak, soru sormaktan vazgeçmek değildir.

Yargı kararını beklemek, kamu görevlilerinin yaptığı bütün işlemleri tartışılmaz kabul etmek değildir.

Devlete saygı göstermek, devlet adına görev yapan herkesin doğru davrandığını peşinen varsaymak hiç değildir.

Tam tersine...

Devlete gerçek saygı, onun hukuk içinde kalmasını istemektir.

Soruşturulan kişilerin suçlu olup olmadığına mahkemeler karar verecektir.

Ancak ortada tartışılması gereken çok daha büyük bir gerçek bulunmaktadır:

Bir genç kadın kaybolmuştur.

Altı yıl boyunca bulunamamıştır.

İlk soruşturmanın yeterliliği tartışmalıdır.

Dijital delillere müdahale edildiği yönünde iddialar vardır.

Hastane ve SGK kayıtlarının silindiğine ilişkin tespitler soruşturma konusu olmuştur.

Dönemin en üst düzey mülki idare amiri, delil karartma suçlamasıyla tutuklanmıştır.

Kamu görevlileri ve sağlık çalışanları hakkında adli işlemler yürütülmüştür.

Dosya, yıllar sonra cinayet şüphesi üzerinden derinleştirilmiştir.

Bütün bunlardan sonra toplumun soru sorması değil...

Soru sormaması tuhaf olurdu.

ÇÖZÜM NEREDE?

Bu dosyanın çözümü yeni sloganlarda değildir.

Yeni açıklamalarda değildir.

Kamuoyunu yatıştırmak için kurulacak cümlelerde hiç değildir.

Çözüm...

Bağımsız ve etkili bir soruşturmadadır.

Soruşturmanın ilk gününden bugüne kadar görev yapan bütün kamu görevlilerinin işlemlerinin denetlenmesindedir.

Silinen veya değiştirilen her dijital kaydın izinin sürülmesindedir.

Delil zincirindeki her kopukluğun açıklanmasındadır.

Verilen her talimatın, yapılan her teslimin ve erişilen her sistemin kayıtlarının ortaya çıkarılmasındadır.

Sorumluluğu bulunan kamu görevlileri hakkında makamlarına bakılmaksızın işlem yapılmasındadır.

Ailenin soruşturma sürecine etkin biçimde katılabilmesindedir.

Uzmanlık gerektiren incelemelerin bağımsız kurumlar ve tarafsız bilirkişiler tarafından yapılmasındadır.

Soruşturmanın siyasi, bürokratik ve kişisel ilişkilerden arındırılmasındadır.

Benzer vakalarda aynı karanlığın yeniden oluşmaması için kayıp ve şüpheli ölüm soruşturmalarında bağlayıcı bir ilk müdahale protokolü hazırlanmasındadır.

Çünkü mesele yalnızca geçmişte ne olduğunun bulunması değildir.

Bir daha aynı şeyin yaşanmamasını sağlayacak sistemi kurmaktır.

Adalet yalnızca suçluyu cezalandırmaz.

Kurumları da düzeltir.

Hataları görünür kılar.

Yetkinin sınırlarını çizer.

Bir sonraki mağdurun aynı karanlığa itilmesini engeller.

Bu yapılmadığı sürece her dosyada aynı cümleleri kurarız.

Her kayıpta yeniden şaşırırız.

Her skandalda yeniden öfkeleniriz.

Her aileyi yıllarca adliye kapılarında bekletiriz.

Sonra da buna “adalet arayışı” deriz.

Oysa adalet, insanların hayatları boyunca peşinden koşacağı bir lütuf değildir.

Devletin zamanında yerine getirmek zorunda olduğu temel görevidir.

HÜKÜM

BU BİR GÜLİSTAN DOKU YAZISI DEĞİLDİR.

Bu, yarın aynı acıyı yaşayabilecek milyonlarca insanın yazısıdır.

Çünkü bugün konuştuğumuz isim Gülistan Doku’dur.

Dün başka bir isimdi.

Yarın bambaşka biri olabilir.

İsimler değişir.

Dosyalar değişir.

Savcılar değişir.

Valiler değişir.

Hükûmetler değişir.

Ama değişmemesi gereken tek şey vardır:

Gerçek.

Bir devletin en büyük görevi yalnızca suçluyu bulmak değildir.

Gerçeği korumaktır.

Delili korumaktır.

Kaydı korumaktır.

Tanığı korumaktır.

Mağduru korumaktır.

Kendi görevlilerinden gelebilecek hukuksuzluğa karşı vatandaşı da korumaktır.

Çünkü devlet yalnızca dışarıdan gelen tehlikeye karşı kurulmaz.

Kendi gücünün kötüye kullanılmasını engellemek için de hukukla sınırlandırılır.

Bir anne kaybolan çocuğu için devletin kapısını çaldığında, önce karşısındaki kişinin kimlerle ilişkisi olduğunu düşünmemelidir.

Bir baba adalet aradığında, soruşturulan kişinin makamından korkmamalıdır.

Bir genç, başına bir şey geldiğinde kayıtların silinebileceğini, delillerin değiştirilebileceğini veya dosyasının yıllarca bekletilebileceğini düşünmemelidir.

Çünkü vatandaş en çaresiz anında devlete güvenemiyorsa...

Devletin kaç binası olduğunun önemi yoktur.

Kaç makamı olduğunun önemi yoktur.

Ne kadar yetki kullandığının önemi yoktur.

Devletin gerçek gücü, vatandaşının ondan korkmasında değil; ona güvenmesindedir.

Güven kanunla emredilemez.

Yönetmelikle yayımlanamaz.

Genelgeyle oluşturulamaz.

Basın açıklamasıyla geri getirilemez.

Güven...

Gerçek saklanmadığında kazanılır.

Makamlar korunmadığında kazanılır.

Deliller karartılmadığında kazanılır.

Kayıtlar silinmediğinde kazanılır.

Suçlanan kişinin kimliğine değil, delile bakıldığında kazanılır.

Kamu görevlisi de olsa hesap sorulduğunda kazanılır.

Yanlış yapan kurum kendi hatasıyla yüzleştiğinde kazanılır.

Güven, ancak adaletle kazanılır.

Mahkeme kararları dosyaları kapatabilir.

Ama cevaplanmayan soruları kapatamaz.

Arşiv numaraları dosyaları raflara kaldırabilir.

Ama ikna olmayan vicdanları susturamaz.

Resmî açıklamalar tartışmayı bitirebilir.

Ama gerçeğin yerini tutamaz.

Çünkü insanlar yalnızca mahkemelerin ne karar verdiğine bakmaz.

O karara hangi yoldan ulaşıldığına da bakar.

Gülistan Doku ne ilkti.

Bu sistem değişmezse son da olmayacak.

İşte asıl utanç budur.

Bir genç kadının kaybolması kadar...

Onu bulmakla görevli mekanizmanın da karanlığın bir parçası olduğu kuşkusunu yaratmasıdır.

Bir ülkede en ağır suç, yalnızca bir insanın hayatına kastetmek değildir.

Gerçeği yok etmek de ağırdır.

Delili karartmak da...

Kayıt silmek de...

Görevi kötüye kullanmak da...

Suçluyu korumak da...

Bir aileyi yıllarca cevapsız bırakmak da...

Toplumun adalete olan inancını öldürmek de...

Çünkü gerçeğin korunmadığı yerde adalet yaşayamaz.

Adaletin yaşayamadığı yerde güven yeşeremez.

Güvenin olmadığı yerde devlet yalnızca yetki kullanır.

Ama vatandaşının devleti olamaz.

Bu nedenle Gülistan Doku dosyasında ortaya çıkarılması gereken yalnızca Gülistan’ın nerede olduğu değildir.

Kimlerin ne yaptığıdır.

Kimlerin ne yapmadığıdır.

Kimlerin sustuğudur.

Kimlerin susturduğudur.

Kimlerin kayıtları koruduğudur.

Kimlerin kayıtları sildiğidir.

Kimlerin gerçeği aradığıdır.

Kimlerin gerçeğin önüne geçtiğidir.

Kim olursa olsun...

Hangi makamda bulunursa bulunsun...

Hangi güce dayanırsa dayansın...

Hukuk önünde gerçeğin önüne geçtiği belirlenen herkes hesap vermelidir.

Çünkü bu hesap sorulmazsa...

Yalnızca Gülistan bulunmamış olmayacak.

Adalet de bulunamayacak.

Devlet de kendi vicdanını kaybedecek.

Gerçek kaybolursa...

Güven kaybolur.

Güven kaybolursa...

Devlet eksilir.

Devlet eksilirse...

Herkes kaybeder.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: