ABD’de “Yılın En İyileri” Seçilen Türk Doktor Sine Aras Akten; Türkiye Bana Köklerimi, ABD İse Mesleki Ufkumu Verdi

Türk nefrolog, Akten, “Kendimi yalnızca doktor değil; doktor-yazar, anlatısal tıp savunucusu ve sanatla iyileşme arasındaki bağı araştıran bir üretici olarak görüyorum” diyor.

09 Haz 2026 - 00:21 YAYINLANMA
09 Haz 2026 - 01:23 GÜNCELLEME
ABD’de “Yılın En İyileri” Seçilen Türk Doktor Sine Aras Akten; Türkiye  Bana Köklerimi,  ABD İse Mesleki Ufkumu Verdi

SANAT VE TIBBI BİRLEŞTİREN ABD’DE “YILIN EN İYİLERİ” SEÇİLEN TÜRK DOKTOR SİNE ARAS AKTEN;

TÜRKİYE SAĞLIKTA CİDDİ KAPASİTE GELİŞTİRDİ

 

AHMET KAPLAN

Dr. Sine Aras Akten, New York’ta görev yapan bir Nefroloji, İç Hastalıkları Uzmanı aynı zamanda sanat ve tıbbı birleştiren bir hekim-sanatçı olarakta adını duyurdu. 

ABD’nin New York kentindeki görev yapan Türk nefrolog Dr. Sine Aras Akten, “LPW-The Leading Physicians of the World” (Dünyanın Önde Gelen Doktorları) adlı kuruluşun değerlendirmeleri sonucunda nefroloji alanında dünya da yılın en iyi doktorlarından biri olarak ödüle layık görüldü. ABD sağlık kuruluşlarında önemli görevler üstlendi. 

İzmir Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olan, kariyerine ABD'de devam eden Akten, Türk-Amerikan Tıp Derneği (TAMA) başkan yardımcılığı görevini de yürütüyor.

Dr. Akten, 2020 yılında tüm dünyayı etkileyen pandemiye yer verdiği, "Bir Doktorun Korona Güncesi" adlı kitabı yayınlarken, ayrıca bir hastasının hikayesini anlattığı “Peri Kızı” isimli kitabı da raflarda yerini aldı.

Türk nefrolog, Akten, “Kendimi yalnızca doktor değil; doktor-yazar, anlatısal tıp savunucusu ve sanatla iyileşme arasındaki bağı araştıran bir üretici olarak görüyorum” diyor. 

Dr. Sine Aras Akten ile söyleşimizde mesleğine bakışını, yazma hikayesini Türkiye’nin tıp alanındaki durumunu, Sağlıkta ABD-Türkiye karşılaştırması başta olmak üzere hayatına dair bilinmeyenlerini gazeteci Ahmet Kaplan'a anlattı.

 

BENİ TANIMLAYAN TIP, YAZI VE SANATTIR

Dr. Sine Aras Akten kimdir?

Ben Dr. Sine Aras Akten. New York’ta yaşayan, iç hastalıkları ve nefroloji alanında uzmanlaşmış bir hekimim. Tıp eğitimimi Türkiye’de Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tamamladıktan sonra, Amerika Birleşik Devletleri’nde iç hastalıkları uzmanlığımı SUNY Downstate’te, nefroloji yan dal eğitimimi ise Albert Einstein College of Medicine / Montefiore Medical Center’da tamamladım.

Bugün mesleki kimliğim yalnızca klinik hekimlikle sınırlı değil. Nefroloji alanında çalışırken aynı zamanda sağlık yönetimi, kalite geliştirme, hasta deneyimi, klinik operasyonlar ve toplum sağlığı üzerine yoğunlaşıyorum. Hofstra University’de Strategic Healthcare / Healthcare Management alanında MBA eğitimi aldım.

Beni tanımlayan üç ana damar var: tıp, yazı ve sanat. Bir yanda hastalarımın bedenine, laboratuvar değerlerine, böbrek fonksiyonlarına bakıyorum; diğer yanda insan hikâyelerine, göçe, kayba, aidiyete, iyileşme arzusuna, şehir hayatına ve insanın kırılganlığına bakıyorum. Bu nedenle kendimi yalnızca doktor değil; doktor-yazar, anlatısal tıp savunucusu ve sanatla iyileşme arasındaki bağı araştıran bir üretici olarak görüyorum.

DOKTORLUĞU SEÇMEMDE YALNIZCA BİLİM SEVGİSİ DEĞİL,

İNSANIN EN SAVUNMASIZ ANINDA YANINDA OLMA İSTEĞİ DE ETKİLİ OLDU

Bir hikâyeniz var mı? Neden doktorluk mesleğini seçtiniz?

Her insanın hikâyesi vardır; fakat bazı meslekler insanın kendi hikâyesini başkalarının hikâyeleriyle sürekli yeniden yazmasına neden olur. Doktorluk benim için böyle bir meslek oldu.

Babamı erken yaşta kaybetmem, hayatı ve insan kırılganlığını çok erken fark etmeme neden oldu. Çocuk yaşta ölümle, eksiklikle, tamamlanmamış hikâyelerle karşılaşınca insanın içinde iki duygu aynı anda büyüyor: Bir yanda kaybın ağırlığı, diğer yanda insanı onarma, hayata tutunma, başkasının acısına temas etme arzusu.

Doktorluğu seçmemde yalnızca bilim sevgisi değil, insanın en savunmasız anında yanında olma isteği de etkili oldu. Tıp bana hem aklın disiplinini hem de vicdanın derinliğini öğretti. Bir hastanın tanısını koymak kadar, onun korkusunu duymak; laboratuvar sonucunu yorumlamak kadar, o sonucun bir aile için ne anlama geldiğini anlamak da hekimliğin parçasıydı.

İNSAN BAZEN İKİ ÜLKE ARASINDA DEĞİL,

İKİ HAFIZA ARASINDA YAŞAR

Neden ABD’yi tercih ettiniz? Türkiye’den ABD’ye uzanan hayat hikâyenizin önemli dönüm noktaları var mı?

ABD’ye gelmek benim için yalnızca bir coğrafya değişikliği değildi; aynı zamanda mesleki, entelektüel ve kişisel bir dönüşümdü. Türkiye’de aldığım güçlü tıp temelini, Amerika’da farklı bir sağlık sistemi, akademik disiplin, hasta çeşitliliği ve kurumsal yapı içinde geliştirme imkânı buldum.

New York ise bu hikâyede ayrı bir karakter gibidir. Göçmenlerin, farklı dillerin, farklı acıların ve umutların iç içe geçtiği bir şehir. Burada doktorluk yapmak, yalnızca hastalıkları değil; göçü, sınıfı, yalnızlığı, sağlık eşitsizliklerini, kültürel farklılıkları ve sistemin insan üzerindeki etkilerini de görmeyi gerektiriyor.

Önemli dönüm noktalarım arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezuniyetim, Amerika’da yeniden uzmanlık yolculuğuna başlamam, SUNY Downstate’te iç hastalıkları eğitimim, Albert Einstein / Montefiore’de nefroloji yan dalım, New York’ta klinik liderlik rollerim, MBA eğitimim ve anlatısal tıp ile sanat çalışmalarımı hekimlik kimliğime dahil etmem yer alıyor.

Bütün bu yolculuk, bana şunu öğretti: İnsan bazen iki ülke arasında değil, iki hafıza arasında yaşar. Türkiye bana köklerimi, Amerika ise mesleki ufkumu verdi.

TIBBIN YALNIZCA BİYOLOJİK DEĞİL, AYNI ZAMANDA

SOSYAL VE İNSANİ BİR ALAN OLDUĞUNU ANLATMAYA ÇALIŞTIM

Hangi kurum ve STK’larda görev aldınız? Buralarda ne tür çalışmalar yürüttünüz?

Mesleki yolculuğumda farklı sağlık kurumlarında, klinik yapılarda ve toplum odaklı platformlarda görev aldım. New York’ta iç hastalıkları ve nefroloji alanlarında hasta bakımı, kronik hastalık yönetimi, böbrek hastalıkları, hipertansiyon, diyabet ilişkili böbrek hasarı, diyaliz öncesi hasta takibi ve hasta eğitimi gibi alanlarda çalıştım.

New York Hotel Trades Council Health Centers bünyesinde nefroloji ve klinik liderlik sorumlulukları üstlendim. Bu tür kurumlarda yalnızca bireysel hasta bakımı değil, aynı zamanda sistem tasarımı önemlidir: randevu erişimi, hasta akışı, kalite ölçütleri, no-show oranları, uzmanlık koordinasyonu, klinik dokümantasyon, hasta güvenliği ve ekip içi iletişim gibi konularda çalışmalar yürüttüm.

STK ve toplum sağlığı tarafında ise daha çok anlatısal tıp, sağlık okuryazarlığı, hasta hikâyeleri, göçmen deneyimi, kadınlık, annelik, sanat ve iyileşme başlıklarında üretimler yaptım. Yazılarım, konuşmalarım, atölyelerim ve sanat çalışmalarım aracılığıyla tıbbın yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda sosyal ve insani bir alan olduğunu anlatmaya çalıştım.

“TIPTA SANATIN İYİLEŞTİRİCİ ROLÜ ÜZERİNE ÇALIŞMALAR YÜRÜTTÜM”

Mesleki olarak aday gösterildiğiniz veya yer aldığınız projeler var mı?

Yer aldığım çalışmaların önemli bir kısmı klasik anlamda yalnızca akademik proje değil; klinik hizmeti, sağlık yönetimini, kalite geliştirmeyi ve anlatısal tıbbı bir araya getiren projeler oldu.

COVID-19 döneminde New York’ta hekimlik yapmak, mesleki hayatımın en belirleyici dönemlerinden biriydi. Bu süreçte hem sahada hasta bakımı içinde yer aldım hem de yaşananları yazıya dönüştürdüm. “Bir Türk Doktorun Korona Güncesi” bu dönemin yalnızca tıbbi değil, insani tanıklığını da taşıyan bir çalışma oldu.

Bunun yanında anlatısal tıp, hasta deneyimi, toplum sağlığı, sağlık çalışanlarının duygusal yükü, göçmen hekim kimliği ve tıpta sanatın iyileştirici rolü üzerine çalışmalar yürüttüm. Klinik yönetim tarafında ise hasta erişimini iyileştirme, uzmanlık bakım koordinasyonunu güçlendirme, pediatrik kalite süreçlerini destekleme, sağlayıcı performansı ve hasta güvenliği gibi başlıklarda kurumsal projelerde yer aldım.

Benim için başarı yalnızca ödül almak değil; bir sistemde küçük ama kalıcı bir iyileşme yaratabilmektir.

İNSAN BEDENİ’NİN BÜTÜN SİSTEMLERİNİ

BİRLİKTE DÜŞÜNMEK GEREKİR

Daha çok hangi alanlarda uzmanlaştınız? Bu konuda yaptığınız yeni çalışmalarınız var mı?

Ben iç hastalıkları ve nefroloji uzmanıyım. Nefroloji, böbrek hastalıklarıyla ilgilenen bir alan gibi görünse de aslında insan bedeninin bütün sistemlerini birlikte düşünmeyi gerektirir. Böbrek; kalp, damar sistemi, tansiyon, metabolizma, diyabet, bağışıklık sistemi ve yaşam tarzıyla çok yakından ilişkilidir.

Özellikle kronik böbrek hastalığı, hipertansiyon, diyabet ilişkili böbrek sorunları, elektrolit bozuklukları, proteinüri, ileri evre böbrek yetmezliği, diyaliz öncesi hasta hazırlığı ve hasta eğitimi alanlarında çalışıyorum.

Yeni çalışmalarımda klinik tıbbı sağlık yönetimiyle birleştirmeye odaklanıyorum. Yani yalnızca “hastayı nasıl tedavi ederiz?” sorusunu değil, “hastaya doğru zamanda, doğru yerde, doğru sistem içinde nasıl ulaşırız?” sorusunu da önemsiyorum. Bu nedenle kalite geliştirme, hasta erişimi, kronik hastalık yönetimi, klinik veri, ekip iletişimi ve anlatısal tıp benim için birbirinden ayrı değil, aynı bütünün parçalarıdır.

TÜRKİYE’DE SAĞLIK HİZMETİNE ULAŞMAK ABD’YE GÖRE

HEM DAHA KOLAY HEMDE DAHA AZ MALİYETLİ

ABD ve Türkiye sağlık sistemini karşılaştırırsanız kurumsal olarak hangisi daha başarılı?

Bu soruya tek cümleyle cevap vermek zor; çünkü iki sistemin güçlü ve zayıf yönleri farklı.

Türkiye sağlık sistemi özellikle erişim, yaygın kamu sigortası, hızlı hizmet alabilme ve belirli alanlarda merkezi organizasyon açısından güçlü taraflara sahip. 

Fakat ABD’de çok ileri uzmanlık merkezleri, nadir hastalık programları, klinik araştırmalar ve yenilikçi tedavilere erişim açısından büyük imkânlar vardır.

Yani tablo siyah-beyaz değildir. ABD ileri teknoloji, araştırma altyapısı, akademik merkezler, kompleks hastalık yönetimi, yenilikçi tedaviler, uzmanlaşmış merkezler ve klinik protokoller açısından çok güçlü.

Kurumsal başarıyı “erişim” açısından sorarsanız Türkiye’nin güçlü yanları var. “Araştırma, teknoloji ve ileri uzmanlaşma” açısından sorarsanız ABD çok güçlü. Bence ideal sistem, Türkiye’nin erişim gücüyle ABD’nin bilimsel ve teknolojik kapasitesini birleştirebilen sistem olurdu.

ABD SAĞLIK SİSTEMİ DÜNYA DA EN PAHALI SİSTEMDİR

Sağlık hizmetlerinde ABD’nin çok pahalı olduğu söyleniyor. Karşılaştırma imkânı varsa nasıl bir tablo var?

Bu doğru. Türkiye’de sağlık hizmetine ulaşmak, birçok hasta için ABD’ye kıyasla daha kolay ve daha az maliyetli olabiliyor.

ABD sağlık sistemi dünyadaki en pahalı sistemlerden biridir. Bunun nedeni yalnızca doktor ücretleri değildir; sigorta yapısı, ilaç fiyatları, hastane maliyetleri, idari giderler, dava riskleri, teknoloji kullanımı ve özel sektör ağırlıklı finansman modeli toplam maliyeti çok yükseltir.

ABD sisteminin en büyük problemi maliyet, sigorta karmaşası ve hizmete erişimdeki eşitsizliklerdir. 

Çok ileri tedavilerin olduğu bir ülkede, bazen hastanın o tedaviye ulaşabilmesi sigorta koşullarına, gelir düzeyine veya yaşadığı eyalete bağlı hale gelebiliyor.

Türkiye’de hasta, çoğu zaman daha düşük maliyetle ve daha hızlı sağlık hizmeti alabilir. ABD’de ise aynı hizmetin maliyeti sigortasız veya yetersiz sigortalı bir hasta için çok ağır olabilir. Basit bir acil servis ziyareti, görüntüleme testi, ameliyat veya ilaç tedavisi ciddi finansal yük oluşturabilir.

ABD çok güçlü ama çok pahalıdır. Türkiye daha erişilebilir ama kalite ve takip standardı kurumdan kuruma değişebilir. Sağlık sistemlerinde asıl mesele, yalnızca tedavinin varlığı değil; adil, sürdürülebilir ve insan onuruna yakışır biçimde sunulmasıdır.

 

TÜRKİYE SAĞLIKTA CİDDİ BİR KAPASİTE GELİŞTİRDİ

Türkiye’de yeni ameliyat ve tedavi yöntemlerini başarılı buluyor musunuz?

Evet, Türkiye’de birçok alanda yeni ameliyat ve tedavi yöntemlerinin oldukça başarılı uygulandığını düşünüyorum. Özellikle organ nakli, kardiyoloji, kalp-damar cerrahisi, onkoloji, ortopedi, estetik ve rekonstrüktif cerrahi, tüp bebek, robotik cerrahi ve girişimsel radyoloji gibi alanlarda Türkiye ciddi bir kapasite geliştirdi.

Türkiye’nin avantajlarından biri, hekimlerin yüksek vaka deneyimine sahip olmasıdır. Birçok uzman, yoğun hasta pratiği nedeniyle belirli girişimlerde çok ciddi deneyim kazanıyor. Bu, cerrahi beceri ve klinik karar verme açısından önemli bir avantajdır.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, başarıyı yalnızca teknik işlemle ölçmemektir. Yeni bir tedavinin başarısı; hasta seçimi, etik değerlendirme, komplikasyon yönetimi, uzun dönem takip, veri şeffaflığı ve kalite kontrolüyle birlikte değerlendirilmelidir. Yani teknolojiye sahip olmak kadar, o teknolojiyi doğru hasta için, doğru endikasyonla ve doğru takip sistemiyle kullanmak önemlidir.

“HEKİMLİK YAZMA İHTİYACIMI DAHA ÇOK ARTIRDI”

Yazdığınız kitaplar var. Yazma hikâyeniz nasıl başladı?

Yazmak benim için çocukluktan beri bir tür iç konuşmaydı. Bazı insanlar dünyayı konuşarak, bazıları çizerek, bazıları susarak anlamaya çalışır. Ben hem yazarak hem çizerek anlamaya çalıştım.

Hekimlik yazma ihtiyacımı daha da artırdı. Çünkü hastane koridorlarında insanın en çıplak haliyle karşılaşırsınız. Korku, umut, kayıp, bekleyiş, iyileşme, çaresizlik, aile sevgisi, yalnızlık…

Bunların hepsi tıbbın içinde vardır ama klasik tıp dili çoğu zaman bunları anlatmaya yetmez.

COVID-19 dönemi yazma hikâyemde çok önemli bir kırılma noktası oldu.

New York’ta salgının merkezinde hekimlik yaparken gördüklerim, duyduklarım, kaybettiklerimiz ve insanlığın kırılganlığı beni yazmaya daha güçlü şekilde itti. Yazmak benim için tanıklık etmekti. Unutmamak ve unutturmamaktı.

Bugün yazı benim için yalnızca edebi bir uğraş değil; aynı zamanda hekimliğin devamı. Çünkü bazen bir insanı iyileştirmek için reçete yetmez; onun hikâyesinin de duyulması gerekir.

“TOPLUMSAL VİCDAN, AHLAKİ KODLAR VE MEDYA

KÜLTÜRÜ GİBİ KONULAR DA SAĞLIĞIN PARÇASIDIR”

Anlatısal tıp, toplum sağlığı, hasta hikâyeleri, toplumsal sosyal ve güncel konular gibi geniş bir alanda kalem oynatıyorsunuz. Hangi tür yazıları daha çok seviyorsunuz?

Ben insanın bireysel hikâyesiyle toplumun büyük yapıları arasındaki ilişkiyi anlatan yazıları seviyorum. Çünkü hiçbir hasta yalnızca tanısından ibaret değildir. Bir hipertansiyon hastasının arkasında bazen göç hikâyesi, ekonomik stres, yalnızlık, çalışma koşulları, aile yükü veya sağlık sistemine erişim sorunu vardır.

Bu nedenle anlatısal tıp benim için çok kıymetli. Hasta hikâyeleri, hekimlik deneyimleri, toplum sağlığı, göçmenlik, kadınlık, annelik, kayıp, aidiyet, şehir yaşamı ve sağlık eşitsizlikleri üzerine yazmayı seviyorum.

Ayrıca sosyolojik ve felsefi denemeler yazmayı da seviyorum. Çünkü modern insanın yalnızlığı, dijital dünyanın ruh sağlığı üzerindeki etkisi, görünür olma arzusu, toplumsal vicdan, ahlaki kodlar ve medya kültürü gibi konular da aslında sağlığın parçasıdır. Sağlık yalnızca tansiyon, şeker veya böbrek fonksiyonu değildir; insanın yaşadığı toplumla kurduğu ilişkinin de sonucudur.

“BENİM İÇİN SANAT BİR SÜS DEĞİL; BİR ŞİFA DİLİ”

Sanat ve tıbbı bir araya getiren çalışmalar da ne tür sanat eserlerini tercih ediyorsunuz?

Sanat benim için tıbbın sessiz kardeşi gibi. Tıp bedene bakar; sanat bazen bedenin söyleyemediği şeyi görünür kılar.

Ben özellikle mürekkep ve suluboya ile çalışmayı seviyorum. New York metrosunda, hastaneye giderken veya dönerken yaptığım çizimler zamanla benim için bir tür görsel günlük haline geldi. Metroda çizmek çok anlamlı; çünkü New York metrosu bir insan laboratuvarı gibidir. Her vagonda başka bir yüz, başka bir hikâye, başka bir yorgunluk, başka bir umut vardır.

Sanat çalışmalarımda insan figürleri, şehir hayatı, göç, hareket, bekleyiş, kadınlık, yalnızlık, iyileşme ve hafıza temalarını seviyorum. Trestle Art Gallery gibi New York sanat çevrelerinde işlerimin yer alması benim için önemliydi; çünkü sanatın yalnızca galeride değil, hastane koridorunda, metroda, hasta odasında ve insanın iç dünyasında da var olabileceğine inanıyorum.

Benim için sanat bir süs değil; bir şifa dili. Anlatısal tıp ile görsel sanat burada birleşiyor. Bazen bir hasta hikâyesi yazıyla anlatılır, bazen bir çizgiyle.

“KRİYOJENİ İNSANI DONDURUP GERİ GETİRMEK DEĞİL,

ORGAN VE DOKULARI DAHA İYİ KORUYABİLMEKTİR”

Tıp alanında son yıllarda çokça tartışılan ve araştırmalara hız verilen Kriyojenik teknoloji, ölümsüz denizanası, genetik ve kök hücre konularına bir doktor olarak nasıl bakıyorsunuz?

Bu konular insanlığın en eski arzusuna dokunuyor: ölümü geciktirmek, bedeni onarmak, yaşlanmayı anlamak ve mümkünse yaşamı uzatmak. Bir doktor olarak bu alanlara hem büyük bir merakla hem de bilimsel temkinle bakıyorum.

Kriyojenik dondurma teknolojisi popüler kültürde çoğu zaman “ölümsüzlük” gibi sunuluyor; fakat bugün için insanın dondurulup gelecekte yeniden sağlıklı şekilde hayata döndürülmesi kanıtlanmış bir tıbbi gerçeklik değildir. Buna karşılık organ, doku ve hücrelerin daha uzun süre saklanabilmesi; organ nakli, tüp bebek, kanser tedavileri ve rejeneratif tıp açısından gerçekten önemli bir alandır. Yani kriyoteknolojinin en gerçekçi kısa vadeli katkısı “insanı dondurup geri getirmek” değil, organ ve dokuları daha iyi koruyabilmektir.

Turritopsis dohrnii, yani “ölümsüz denizanası” biyoloji açısından çok büyüleyici. Bu canlı yaşam döngüsünü geriye çevirebiliyor gibi görünen özel mekanizmalara sahip. Fakat bunu doğrudan insana uyarlamak bugünkü bilim için mümkün değildir. Yine de yaşlanma, hücre yenilenmesi ve rejenerasyon mekanizmalarını anlamak açısından ilham verici bir modeldir.

Genetik ve kök hücre araştırmaları ise bana göre kısa ve orta vadede en somut gelişmelerin yaşanacağı alanlar. Özellikle bazı kan hastalıkları, bağışıklık sistemi hastalıkları, göz hastalıkları, nörolojik hastalıklar, diyabet, kalp hastalıkları ve doku onarımı alanlarında önemli ilerlemeler bekliyorum. Ancak burada da çok dikkatli olmak gerekir. Kök hücre adı altında bilimsel kanıtı olmayan, denetimsiz ve ticari uygulamalar hastalar için ciddi risk oluşturabilir.

Ben bu çalışmaların başarılı olacağına inanıyorum; fakat “ölümsüzlük” anlamında değil. Daha gerçekçi beklenti şudur: Bazı hastalıkları daha erken teşhis edeceğiz, bazı dokuları daha iyi onaracağız, bazı organları daha uzun süre koruyacağız, bazı genetik hastalıkları daha etkili tedavi edeceğiz. Belki insan ömrünü uzatacağız; ama daha önemlisi, sağlıklı yaşam süresini artıracağız.

Tıbbın hedefi yalnızca daha uzun yaşatmak değil, daha anlamlı ve daha onurlu yaşatmaktır.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: