Geleneksel
Güzel bir tadı, yemeği ya da mekanı sevdiğiniz zaman ömrünüzün sonuna kadar bunu tekrar tatmak ya da deneyimlemek istediğinizde aradan kaç yıl geçmesi gerekir ki mekan halen orada bulabilesiniz?
Bizim millet olarak kökümüzle ve bize kalan miraslarla ilgili bağ sorunumuz var. Diyelim ki bir insan bir marka üretti ya da kaliteli ve insanların rağbet ettiği hoş bir mekan var etti. Söz konusu ticari değer ya da mekânlar genellikle o kişinin ömrü ile sınırlı kalmaktadır.Usta ölmüşse restoran kapanır, şirket ya da mekan sahibi ölmüşse de geride kalan mirasçılar malı bölüşmek için satıp savar ve onlarca yılın birikimi,deneyimi ve yaşanmışlıkları bir kalemde silinip çöp edilir.
Büyük babamın çocukluğumuzun geçtiği, evinin bahçesindeki kayısı, dut ve ceviz ağaçlarından her yaz büyük bir mutlulukla meyve yediğim günleri, babaannemin kışın bahçede odun ateşinde kızarttığı hamsilerin kokusunu halen burnumda hissederim. Büyük babamın ilk eşinden 6, ikinci eşinden 4 çocuğu, babaannemin de ilk eşinden 4 çocuğu vardı. Ve düşünün toplam 14 çocuk, onların çoğunun eşleri ve çocukları, hısım, akrabalar derken bayramların bayram gibi geçtiği bir evdi orası. Ve benim çocukluğumum en güzel mekanlarından birisiydi.
Büyük babam uzun yaşadı lakin emri hak vaki olunca o çocukları orada doğmamış, büyümemiş, anılar biriktirmemiş gibi üç kuruşa sattılar o canım evi. Bu günkü aklım ve durumum olsa sırf o asırlık ceviz ağacı için bile o evi sattırmaz ve ben alırdım. O kadar çok özlüyorum ki o yıllarda ki bayramları. Ben çocuktum, babam vardı, kardeşim vardı, amcalarım, halalarım, gelen giden hısım akrabalar ile bir panayır yeri coşkusuydu o evde bayramlar.
Şimdi yerinde ruhsuz, dip dibe binalar yükselmiş. Anılarım da, yaşanmışlıklarım da yıkılan o yeşil iki katlı evin molozları ile birlikte yitip gitmiş gibi.
Halbuki Avrupa’da herhangi bir ülkede, Viktorian döneminde kalma, yüzlerce yıllık evlerde bacaların halen tüttüğünü, üç, dört nesil sonra bile o evlerde dede ata yadigarı diye yaşayan insanları görmek gayet olağandır. Avrupa ülkelerinde o canım evleri yıkmaya, yerine ruhsuz TOKi inşaatları yapmaya ne yasalar ne sistem müsade etmez çünkü. Gerek insanlarda ki eğitim düzeyi gerekse yerleşmiş kural ve kaideler ile tarihi ve geleneksel değerler yüzlerce yıl nesilden nesile aktarılır ve gelecek nesillerin geçmiş nesiller ile bağının kopmaması bu şekilde sağlanır. Bilinir ki köksüz dal büyümez. Aidiyet ve geçmiş bilinci, hafıza çok kıymetlidir bu yüzden.
Geçmişin kıymetlerine,bizi biz yapan değerler o kadar az bağlıyız ki bu yüzden de hafızamız çok zayıf. Anadolunun her bir yerinde binlerce yıl önce yapılan tarihi mekanlara sahip çıkmadığımız için şimdi oralar ören yerine döndü.
Cumhuriyetin değerlerine sahip çıkamadığımız için, şeker fabrikaları, kağıt fabrikaları, Sümerbank kumaş fabrikaları gibi bu ülkenin kalkınmasını sağlayan milli değerlerimiz, kamu kuruluşlarımız, sosyal tesislerimiz Cumhuriyet sayesinde iktidar olmuş muktedirlerce yok pahasına elden çıkarıldı.
Mahkeme kararlarına rağmen rant hırsıyla, altın ve maden için ormanlarımız, HES projeleri için canım derelerimiz kurutulup talan edilmekte.
Özellikle son yirmi yıldır salt inşaata ve betona dayalı ekonomik sistem ile şehirlerimizi yaşanamaz hale getirdik.
İmanda samimiyetten uzaklaştığımız için gösterişli ama cemaatsiz ibadethaneler açmayı, eğitim sistemini Anayasa’da yerini bulan ve tüm inançların teminatı olan Laiklik ilkesinden uzaklaştırmayı dindarlık zanneden bakış açısı içinde boğuluyoruz şimdi.
Mesleğe başladığım ikibinli yıllara nasılsa üst mahkemeden döner, hak yerini bulur dediğim günlerdeki adalete olan inancımı kaybettim. Siyasallaşan yargı da bizim ülke olarak Hukuk Devleti ile bağımızı kopardı yazık ki.
İnsanları ve ülkelerin geçmişleri, geçmişten gelen değerleridir. Köklerimizi korumak, bize kalan değerleri, kıymetleri yaşatmak ve sonraki nesillere aktarmak zorundayız.
Tarihe bakıldığında görülecektir ki yok olup gitmiş milletler, özüne, köküne, mirasına ve benliğine sahip çıkmamış, hırs uğruna değerlerinden kopmuş milletlerdir bu yüzden.