Ezik Nesil
Şimdilerde kırk ile elli, altmışlı yaşlarında olan nesil doğuştan ezik bir nesiliz biz. Ebeveynlerimiz bizi büyütürken çocuk psikolojisi, ruh sağlığı diye kavramlar sanırım henüz doğmamıştı.Çocuk bu doğar, sokaklarda oynayarak, kafa göz yararak büyürdü. Akşam olmadan eve hiç biri girmez, kimse de nerdeyiz diye endişe etmezdi.
Biz üç kardeştik ve yaramazlıkta sınır tanımadığımız için ne vukuatlarımız biter, ne de hastane ziyaretlerimiz eksik olurdu. Düşünüyorum da biz harbiden şans eseri hayatta kalmışız.
Erkek kardeşim 4-5 yaşlarında duvardan halı silkeleyen komşular ve annemin yanına gidip onlarla birlikte halının ucundan tutmaya çalışırken metrelerce yüksekten zemin betona çakılmıştı. Oldum olası yere düşen birini görünce ki bu kendim bile olsam gülmekten yerlere yatarım. Gülerek bağırıyorum arkadan anne kardeşim düştü. Bunlar ritmik bir şekilde halıyı aşağı yukarı silkelerken, aradan kayıp düşen çocuğun telef olduğunun farkında bile değiller o an. Neyse ki olay yeri ekibinin etrafını tebeşirle çizmesine gerek kalmadan doğruca hastaneye yetiştirdiler de kurtuldu.
Bir ramazan günü cami için binadaki komşulardan bağış toplamaya yollanan kardeşlerimden, küçük olan kız kardeşim ikinci kat apartman merdivenlerinden kayarak inmeyi tercih edince, boşluktan doğruca zemine düşmüştü. İstikamet doğruca hastane. Başka bir gün de şeker diye dolaptaki tüm ilaçları gerçekten yemişti. O şarkı gerçek. Biz yaşadık.Çok da yaşamadı zaten cennet mekanı olsun, onsekizinde elim bir kazayla bu dünyadan göçüp gitti.
Başka bir gün erkek kardeşim, bizden çok büyük bir ablayla şişko patates diye dalga geçince, kız yerden aldığı koca taşla bunun kafasını yarmıştı. Mahalleden teyzeler yaraya zeytinyağı bastılar ki kanama dursun annem görüp üzülmesin diye.
Bu o gün bugün taş kafalının teki ve şişmanlık yüzünden tüp mide ameliyatı oldu en son düşünün. İnsan kınadığını yaşamadan ölmezmiş ne de olsa.
Ben mi?Tanıyanların az çok tahmin edeceği üzere anasının zelzelede doğurduğu tiplerdendim ezelden beri. Mahallede ve okulda dövmediğim erkek çocuk kamamıştır. Hepsinin kulakları çınlasın. Orta okulda sınıf başkanı iken birinin kafasını cetvelle yarıp, başka birini dövmek için kovalarken, attığım tekme ile sınıf kapısını kırmıştım. Bir defasında da atçılık oynarken şımarık kardeşimin kendini geriye atmasıyla kafası kalorifer peteğine oturmuş, kafasının tüm pekmezini akıtmıştım. Ben görmüştüm ya, kanayan yaraya yağ basılır, 5 kg yağ tenekesini tepesinden boca ettiğimi dün gibi hatırlıyorum. Çok pis dayak yedik annemden ama olsun kanamayı durdurmuş, kardeşimi kurtarmıştım daha ne olsundu ki. Sonunu düşünen kahraman olamaz diye annemden yediğimiz sopalardan dayak arsızı olmuştuk yeminle.
Bir gün henüz okula gitmiyorum,kibritleri çakarak havada yakma deneyi yapayım demiştim. Adres mutfak olunca uçan kibritin ocağın örtüsünü tutuşturması ufak bir stratejik hata olmuştu benim için. Neyse ki tüp patlayıp apartmanı uçurmadan yangını söndürmüştü annem ve komşular. Kaçıp bakkala sığındığımı hatırlıyorum.
Eskiden çiti diye beyaz krem bulaşık deterjanı vardı. Annemin onun kabına yoğurt koyduğunu gördüm. Bir gün o yokken aldım kaşığı başladım kaşıklamaya. Bir, iki, üç derken nasıl acı bir şey anca fark edip gidip kustum ki her yer sabun köpüğü. O gün bugün içim temizdir benim.
Sanırım genetik faktörler (Arnavut)ve coğrafya (Keskinlilik bela demekmiş) kodumuzu agresif yapmış bizim. Evdeki ve sülaledeki ortam da pek dingin sayılmazdı. Bizim akrabaları sohbet ederken gören bir yabancı kavga ediyorlar zanneder kesin.
Akabinde onbeş yaşında istemeyerek gidilen yatılı ebe hemşirelik okulu ve nazi kampından hallice dört yılın ardından geldiğim noktada şimdi ben üç çocuk annesiyim.Gözünün üstünde kaşın var desen bu jenerasyon alınıyor. Neymiş annem bizi seviyor mu ile bağlanan duygusal sömürü cümleleri ile üzerimize aleni mobing uygulanıyor. Çocukların psikolojisi bozulmasın diye ,ana babaların psikolojimizi çok da umursamadığı bizler iki kuşak arasında ezildik kaldık.
Şimdiki nesilin arpası fazla geliyor bence. Yedikleri önünde yemedikleri arkalarında ve anne babalarını kendi ihtiyaç ve mutlulukları için köle zannediyorlar. Bazı ailelerdeki şımarık ve kıymet bilmez saygısız çocukları, gençleri gördükçe canım sıkılıyor. Sizi dünyaya getiren insanlar sizin kulunuz, köleniz değil gençler. Unutmayın sizin bir tek hayatınız varsa, onların da yaşadığı tek bir hayatları var ve size feda etmek zorunda değiller.
Psikologlarda son yirmi yılda ülkemizde çocuk psikolojisi diye uyguladıkları şımarıklığı teşvik edip, dünyadan habersiz yetiştirilen nesle ilişkin uygulamaların yanlışlığını kabul etmektedir.
Rahmetli İlber Ortaylı’ nın da dediği gibi evde iş yapmayan, birileri için rahatından ödün vermeyen gençlerin ülkesine hizmet etmesi de beklenemeyecektir.
Bendeki ergenler ile şu ara durumlar gergin. Onlara göre evde çok iş yapıyorlar ve ben görmüyorum, bana göre ise söylemeden kimse bişey yapamıyor, yapıyorsa da genelde baştan savma. En son resti çektim. Benim dinen sizi emzirme zorunluluğum bile yokken, bir anne olarak elimden geleni fazlasıyla yaptım. Yokluktan bu güne gelebilmek için gençliğimi okullarda, yirmili otuzlu yaşlarımı adliye koridorlarında bıraktım ben dedim. Şimdi oturduğunuz lüks evler, bindiğiniz araçlar, gittiğiniz özel okullar, bir deyince ikiletilmeyen isteklerinize bakıp şükredin kim kendini bunlar için feda etmiş diye bastım kalayı. Olay elbette sadece maddi konular değil. Çalışan bir anne olduğum halde en güzel yemekleri yapmayı, her ihtiyaç duyduklarında yanlarında olmayı da ihmal etmedim kendimce. Stres ve çalışmaktan şeker hastası olduğumu, her bir doğumda canımdan can koptuğunu bilmezler de ancak kendilerini mağdur görür veletler. Biz bu çocukları çok bencil ve şımarık yetiştirdik bizim çektiklerimizi çekmesinler derken. Ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabildik finalde. Onlar da anlar anne baba olunca ne demek olduğunu lakin giden de ömürden gidiyor.
Ben de çok asi ve kavgacıydım annemle, taki lise de doğum stajında bir kadının nasıl doğum yaptığını görene kadar. O gün anladım annelik ne demekmiş. 220 kemiğinizin aynı anda kırıldığını hayal edebiliyor musunuz?
Yanılgılar insana özgü, iş ki tez farkına varabilmekte. Herkesin , gençlerin de ağzından bir gün Abdurrahim Karakoç’un şu dizeleri dökülür bu yüzden;
Geç anladım taşın sert olduğunu,
Meğer ateş yakar, su da boğarmış!.