Atatürk Türklerin lideri Kürtlerin hamisidir!

03 Şub 2026 - 13:08 YAYINLANMA

Atatürk Türklerin lideri Kürtlerin hamisidir!
 
 

Muhtemelen bu başlığı okuyan birçok kişi, beni tarih bilmezlikle itham edecektir. Kürtçü kesimler bu girişimi, sözde bir bağımsızlık hareketini Türkiye Cumhuriyeti’ne yamama çabası olarak değerlendirirken; Türk milliyetçisi çevreler ise bunu Kürt siyasi hareketine verilen bir taviz olarak görecektir.

​Oysa bu tarihi olay ve olgu; Cumhuriyet’in banisi Mustafa Kemal’inTürk ve Kürt uruklarını aynı potada kaynaştırma hamlesinden başka bir şey değildir. Mustafa Kemal'in; bazı kaynaklarda Vanlı, bazılarında ise DiyarbakırlıBitlisli veya Muşlu olduğu belirtilen Abdürrahim Tuncak’ı evlat edinmesi, bu birleştirici vizyonu ve ne demek istediğimizi aslında en somut haliyle özetlemektedir.

Mustafa Kemal Paşa, Abdurrahim Tuncak’ı yetimhaneye değil bizzat kendi ailesine teslim etmiştir. Annesi Zübeyde Hanım ve kız kardeşlerinin yanına yerleştirmiştir. Biraz okkalı bir ifadeyle himayesine almıştır. Hâmî kelimesi “himaye etmek, korumak” mânasındaki ‘hamy’ (himâye) kökünden türeyen bir sıfat olup “koruyan” anlamına gelir.

Kürtleri himaye, Kurtuluş Savaşında devam etti…

Türk OrdusuBirinci Dünya Savaşı’nın zorlu koşullarında bir yandan cephe hattında Rus ordusuyla amansız bir mücadele verirken, diğer yandan cephe gerisinde Rus askerleriyle işbirliği yaparak sivil halka yönelik saldırılar düzenleyen Ermeni komitacılarına karşı stratejik bir savunma harekatı yürütmüştür.

Bu süreçte ordu, ayrım gözetmeksizin bölgedeki TürkKürt ve diğer yerel toplulukların can ve mal güvenliğini sağlamak adına asayişi tesis etmiş, sistematik yağma ve katliam girişimlerini engelleyerek Anadolu’nun doğusundaki sivil yaşamı koruma altına almıştır.

Birinci Meclis’te Kürt Mebusların Türklerle kader birliği destanı…

Birinci Meclis’in o dar ve loş salonunda, Ankara’nın ayazına inat, vatanın istiklali için çarpan kalpler, sadece birer siyasi figür değil, bir milletin sarsılmaz iradesinin temsilcileriydi. Özellikle Lozan Barış Konferansı sürecinde, Batılı devletlerin Anadolu’yu etnik hatlarla bölme ve bir nifak tohumu ekme çabalarına karşı en gür ses yine bu kürsüden yükseldi.

Kürt mebuslar, emperyalist güçlerin masada sunduğu "ayrışma" tekliflerini elinin tersiyle iterek; mensup oldukları halkın ikbal ve istikbalini, asırlardır et ile tırnak gibi kaynaştıkları Türk milletinin mukadderatı ile bir ve bütün gördüler. Onlar için bu mücadele, sadece bir sınır çizme meselesi değil; ortak bir tarihin, paylaşılan acıların ve birlikte düşlenen bir geleceğin savunulmasıydı.

Diyarbekir mebusu Pirinççizade Feyzi Bey’den Bitlis mebusu Yusuf Ziya Bey’e kadar pek çok isim, kürsüye her çıktıklarında dünyaya şu mesajı haykırdılar: “Bizler öz kardeşiz ve bu vatan hepimizin son kalesidir.” Bu sarsılmaz duruş, Lozan’da Türk heyetinin elini güçlendiren en kritik diplomatik koz haline gelmiş; Türkiye’nin parçalanamaz bir bütün olduğu gerçeğini dünya siyaset tarihine altın harflerle kazımıştır.

Atatürk’ün sırlarla dolu manevi evladı Abdurrahim Tuncak…

Abdurrahim Tuncak’ın hikayesi, hem Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarının izlerini taşıyan hem de Mustafa Kemal Atatürk’ün insani yanını ve merhametini en yalın haliyle yansıtan derin bir yaşam öyküsüdür. Mustafa Kemal Atatürk’ün manevi evlatları arasında gerek fiziksel benzerliği gerekse hayat hikayesinin gizemiyle en çok dikkat çeken isimlerden biri şüphesiz Abdurrahim Tuncak’tırTuncak, sadece Atatürk'ün himayesinde büyümüş bir yetim değil, aynı zamanda milli mücadelenin ve Cumhuriyet’in ilk yıllarının sessiz bir tanığıdır.

Abdurrahim Tuncak’ın hikayesi, 1916 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın en çetin geçtiği dönemlerde başlar. Mustafa Kemal PaşaKafkas Cephesi’nde 2. Ordu Komutan Vekili olarak görev yaptığı sırada, Rus işgalinden kurtarılan Bitlis ve Muş bölgesinde binlerce çocuk ailesiz kalmıştı. 1908 doğumlu olduğu tahmin edilen ve o dönem henüz 8 yaşında olan Abdurrahim de bu çocuklardan biriydi.

​Nüfus kayıtlarında anne adı Havva, baba adı Ali olarak geçer.

Mustafa Kemal, bu yetim çocuğu himayesine alarak İstanbul’aAkaretler’deki eve gönderdi. Onu annesi Zübeyde Hanım’a emanet ederken, “Bu çocuğu biz büyütelim, bu çocuk bizim çocuğumuz olsun” demiştir. Zübeyde Hanım, küçük Abdurrahim’i genç yaşta kaybettiği kızı Naciye’nin yerine koymuş, ona olan hasretini “Naciye’min erkeciği” diyerek bu küçük çocukla dindirmeye çalışmıştır.

 

TuncakAtatürk’ün en yakınında bulunmasına rağmen hiçbir zaman bu ayrıcalığı kullanmamış, mütevazı ve disiplinli bir kişilik olarak yetişmiştir. Atatürk’ün hastalığı döneminde Zübeyde Hanım’ın yaşlı haliyle 10 yaşındaki Abdurrahim’i yanına alıp, Halep’e gitmesi, aralarındaki bağın ne kadar güçlü olduğunun ve Tuncak’ın aile içindeki özel konumunun bir göstergesi olarak kabul edilir.

AtatürkAbdurrahim’in iyi bir teknik eğitim almasını ve ülkesine bir mühendis olarak hizmet etmesini 

istiyordu. Bu doğrultuda önce Fransa’ya gönderilmesi planlandı. Ancak o dönem Fransa ile yaşanan siyasi gerginlikler nedeniyle Atatürk, son anda karar değiştirerek onu Almanya’ya gönderdi.

İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’ın gözetiminde, İETT Genel Müdürü Hansens’ten Fransızca ve matematik dersleri aldı. Silahtarağa Elektrik Fabrikası’nda staj yaparak, pratik bilgisini geliştirdi. Berlin Teknik Üniversitesi’nde eğitim gördü. Berlin Büyükelçisi Kemalettin Sami Paşa’nın yakından ilgilendiği Tuncak’ın tüm masrafları, bizzat Mustafa Kemal tarafından karşılandı.

Mühendislik kariyeri ve vefatı…

​Eğitimini tamamlayıp, Türkiye’ye dönen Abdurrahim TuncakTürkiye Cumhuriyeti'nin sanayileşme hamlesine katkıda bulundu. AEG firması tarafından işletilen Ankara Elektrik, Gaz ve Otobüs İşletmesi’nde (EGO) elektrik mühendisi olarak göreve başladı ve buradan emekli oldu.

Tuncak13 Ağustos 1998 yılında 90 yaşında hayata gözlerini yumdu. Cenazesi İstanbul’da Ortaköy Mezarlığı’na defnedildi. Yaşamı boyunca Atatürk’e olan benzerliği nedeniyle ortaya atılan "öz oğlu" olduğu iddialarına karşı her zaman saygılı ve mesafeli duruşunu korudu.

Mustafa Kemal Atatürk'ün Abdurrahim Tuncak’ı himaye etmesi, tarihsel bir anekdot olmanın ötesinde, bugünkü toplumsal meselelere ve "Kürt meselesi" olarak adlandırılan konuya sembolik, sosyolojik ve bütünleştirici bir perspektiften ışık tutmaktadır.

Türkiye’deki kutuplaşmanın temelinde "devletin belli bir kesimi dışladığı" algısı yatar. Atatürk’ün, ailesini savaşta kaybetmiş Diyarbakırlı bir çocuğu en yakın dairesine alması, bu algının temelsiz olduğunu gösterir. Abdurrahim Tuncak örneği, devletin bölge halkıyla kurması gereken ilişkinin "güvenlik" odaklı olmaktan çıkıp "şefkat ve fırsat eşitliği" odaklı olması gerektiğini hatırlatır. Diyarbakır’dan alınan bir yetimin Berlin’de mühendislik eğitimi alacak kadar desteklenmesi, bölgedeki gençlere "devletin sunduğu imkanlar herkes içindir" mesajını verir. Günümüzde de bu durum değişmemiştir. Kürt meselesinin çözümü, büyük oranda aidiyet hissinin tamiriyle ilgilidir. 

Abdurrahim TuncakCumhuriyet’in en doğusu ile en batısının, en acı günlerde nasıl birleştiğinin yaşayan örneğidir. Bugün ihtiyacımız olan şey, bu hikayedeki "evlat edinme" ruhunu, yani sahiplenme ve birlikte gelecek kurma iradesini siyasetin merkezine yerleştirmektir.

Tarihten günümüze bir anlatı ve gerçekler…

Abdurrahim Tuncak’ın Diyarbakır’dan başlayıp Berlin’e ve oradan Cumhuriyet’in kalkınma hamlelerine uzanan öyküsü, yalnızca bir yetimin kurtuluşu değil; bir devletin kendi halkına bakış açısının manifestosudur. Mustafa Kemal Atatürk’ün bu genç adamı "evlat" olarak bağrına basması, onun Türklerin lideri olduğu kadar, bu toprakların bin yıllık yoldaşı olan Kürtlerin de hamisi olduğunun en sarsılmaz delilidir.

​Bugün "Kürt Meselesi" olarak adlandırılan düğümün çözümü; yeni siyasi formüllerde değil, bizzat Cumhuriyet’in kuruluş kodlarında gizli olan bu "şefkat ve aidiyet" ruhunda yatmaktadır. Birinci Meclis’in kürsüsünden yükselen "öz kardeşlik" nidası ile Akaretler’deki evde yankılanan "Naciye’min erkeciği" şefkati aynı kaynaktan beslenmektedir.

​Netice itibarıyla; Abdurrahim Tuncak örneği bize, toplumsal barışın temelinin etnik ayrışma değil, fırsat eşitliği ve ortak gelecek ideali olduğunu göstermektedir. Eğer bugün siyasetin merkezine "ötekileştirme" yerine, Tuncak’ın hikayesinde vücut bulan "sahiplenme ve birleştirme" iradesi yerleştirilirse; Anadolu’nun doğusu ile batısı arasındaki duygusal kopuş, tamir edilecek ve Türkiye Cumhuriyeti, asırlık "et ve tırnak" olma gerçeğiyle istikbaline çok daha güvenle bakacaktır.

 

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: