Dünyanın  Sağır Kaldığı Çığlık

25 Haz 2026 - 13:06 YAYINLANMA
UNUTULAN COĞRAFYANIN BİTMEYEN ÇIĞLIĞI:
TARİHİN GİZLENEN SOYKIRIMLARI
 
Bugün dünya sahnesinde insan hakları, uluslararası hukuk ve geçmişle yüzleşme üzerine nutuk atanların, konu Müslüman Türklerin uğradığı mezalimler olduğunda nasıl derin bir sessizliğe gömüldüğünü hep birlikte ibretle izliyoruz.
 
Yakın tarihten başlayarak adım adım  geriye gitsek ne bedeller ödediğimizi silahsız, çocuk, yaşlı ne masum canların katledildiğini hayretler içinde görürüz.  Masa başında yazmak kolay, Bu katiller sürüsünün katliamlarından Ülkem sınırlarına binbir zorlukla ulaşmış,  milyonlarca insanımız akrabalarımız var. Yunanistan’ın katliamları saymakla bitmez,  yokmuş olmamış gibi davranilan "Tripoliçe, Çameria,  Katliamı" ile başlamak istiyorum, Biz Müslümanlar ve Türkler  maruz kaldığımız katliamları başka yazımızda,  devam edeceğiz. Çünkü o kadar çok katliam yapıldı ve şu an dahi devam eden katliam yeryüzünden silinme operasyonları devam ediyor.
 
 Batı’nın "şımartılmış çocuğu" Yunanistan’ın, kuruluş felsefesinden bugüne uzanan çizgide, Türk varlığını topyekûn ortadan kaldırmaya yönelik attığı kanlı adımlar, ne yazık ki modern tarih yazımında hak ettiği adli ve ahlaki karşılığı bulamamıştır. Oysa hafıza, geleceğin en büyük kalkanıdır. Eğer geçmişi unutursak, gelecekte bizi nelerin beklediğini göremeyiz.
 
    Demokrasi den bahseden Dünya ülkeleri, konu Müslüman  ve Türkler olunca Üç maymunu çok güzel oynuyor. Anlaşmalar, görüşmeler onlar için geçerli,  sadece biz  uymakla mükellefiz konu bizim haklarımız olunca...
 
     Batı Trakya'da Müslümanların Müftüsü'nü Yunanlılar! belirliyor.
 
Fener Rum patriği  kendisini ekümenuk(evrensel) İlan ediyor, Ruhban okulunun açılması için tüm Dünya'da propaganda yapıyor, aklınca bizi şikayet ediyor. Türkiye'ye geldiğinde çok iyi bir Türk vatandaşı pozisyonunda. 
 
Oysa,
 
1923 Lozan Barış Antlaşması: Lozan görüşmelerinde taraflar arasında en çetin tartışmalara neden olan kurumlardan biri Patrikhane olmuş. Türk heyetinin ısrarıyla Patrikhane'nin tüm siyasi ve idari yetkilerinden arındırılması şart koşulmuştur. Lozan metninde "ekumenik" ibaresi yer almaz; kurum sadece Türkiye’deki Rum azınlığın dini ihtiyaçlarını karşılamakla sınırlı, iç hukuka tabi bir "Türk kurumu" olarak tescillenmiştir. 
 
İdari Muhataplık: Fener Rum Patrikhanesi, hukuki açıdan uluslararası bir özne ya da devlet içinde devlet (Vatikan gibi) değildir. İdari protokolde doğrudan İstanbul Valiliği ve Fatih Kaymakamlığı'na bağlı bir azınlık kurumudur. 
 
     Bizler de bunları bile bile günübirlik turlar ile milyonlarca euro harcayıp, Yunan adalarinda sirtaki yapmaya çok meraklıyız. 
 
       Avrupa ülkelerine Üç kuruşluk mal satmaya gitmek için gayrimenkul tapularından, banka hesaplarına uzayıp giden listeyi teslim etmeden vize alabilmek ne mümkün, mallarini göndermiş, fuarlarda stand açmış fakat kendisi, elemanları aylarca sira bekleyen İş İnsanlarımızın yaşadıkları garip durumları çok dinledik. Yüzlerce euro vize ücreti bonus.
 
Heryerde her işte işlerine gelmeyen olunca çifte standart. 
 
Haddimiz değil, Devletimiz daha iyi bilir fakat,
 
Avrupa ülkelerine kapıda vize almak bu kadar çok kolay ise sadece Yunan adalarına verilmesin. Tüm Avrupa ülkelerine de verilsin veya Yunan adalarına da verilmesin. 
 
Yunanistan’ın Türkleri etnik olarak yok etme ideolojisi, 1821 yılında Mora İsyanı ile başladı. Dönemin Avrupalı yazarlarının ve tarihçilerinin bile dehşetle kaydettiği Mora (Tripoliçe) Katliamı, modern tarihin gördüğü en korkunç etnik temizlik hareketlerinden biridir. 
 
Birkaç hafta içinde, yüzlerce yıldır komşuluk yaptıkları 40 bine yakın silahsız Müslüman Türk feci işkencelerle katledildi. Amaç netti: Kurulacak yeni Yunan devletinde tek bir Türk bile nefes almamalıydı. Nitekim başardılar da; Mora’da Türk nüfusu tamamen sıfırlandı.
 
Amerikalı tarihçi. Louisville Üniversitesi profesörü. Justin McCarthy. 
 
Şu ifadeyi kullanıyor: "Balkanlarda Türklere olanlar, insanoğlunun başına gelen en kötü şeylerden biridir." 
 
Batı Dünyasının "Seçici Hafızası" ve Çifte Standart.
 
Justin McCarthy’nin tezlerinin en kritik yönü, Batı tarih yazımındaki taraflılığa yaptığı itirazardır. McCarthy; 1915 olayları gibi Hristiyan halkların maruz kaldığı trajedilerin küresel çapta sürekli gündemde tutulduğunu, buna karşın Balkanlar, Mora ve Kafkasya'da katledilen veya sürülen milyonlarca Osmanlı Müslümanının (Türk, Arnavut, Boşnak vb.) tarih kitaplarından tamamen silindiğini vurgular. Tripoliçe'yi de bu görünmez kılınan trajedilerin ilk büyük halkası olarak tanımlar.
 
1821'den 1922'ye kadar — tam 101 yıl boyunca — beş buçuk milyon Osmanlı Müslümanı Avrupa'dan sürüldü. Beş milyondan fazlası ya öldürüldü ya da kaçarken açlık ve hastalıktan hayatını kaybetti. 
 
10 milyondan fazla insan. Sistematik olarak. Ve dünya bunu bilmiyor. Ders kitaplarında yok. Anma günleri yok.
 
Müzeler yok. Çünkü bu hikâyenin mağdurları Müslümandı ve Türk'tü. 19. yüzyılda onların acısını kimse yazmadı. 
 
Balkanlar, Osmanlı için bir "sömürge" değildi; Balkanlar, Osmanlı’nın kalbiydi. İstanbul’dan önce Edirne vardı, Bursa’dan önce Üsküp... Ancak 19. yüzyılın sonuyla birlikte bu coğrafya, tarihin gördüğü en sistematik tasfiyelerden birine sahne oldu. Bugün modern şehirler olarak bildiğimiz pek çok Balkan kenti, aslında birer Türk metropolüydü. Selaniğin, Manastır’ın, Sofya’nın sokaklarında Türkçe konuşulurdu..
 
Sonra 1821 geldi. Tarih kaydetmiştir. Tripoliçe Katliamı. Üç gün. Yunan kuvvetleri komutanı Kolokotronis bizzat şunu söyledi: "Atımın ayakları yerlerdeki cesetlerden dolayı neredeyse hiç yere değmedi." 
 
Sadece bu katliamda ölen Türk sayısı: 35.000'den fazla. Üç günde. Bir şehirde. McCarthy'nin en sarsıcı tespitlerinden biri şu:
"Yunan ayaklanması, Balkanlar'da daha sonraki ayaklanmalar için bir model ortaya koydu." Yani bu rastgele şiddet değildi. Bu bir yöntemdi. Bilinçli. Planlı. Tekrarlanan. Türkleri öldür. Evleri yak. Geri dönemesinler. Bölge Hristiyan kalsın. 
 
Tarih, Yunan milliyetçiliğinin elindeki kanı ne kadar yıkarsa yıkasın temizleyemez. Mora'dan Lefkoşa'ya kadar uzanan bu sistematik yok etme politikası, uluslararası hukukun "soykırım" tanımındaki tüm unsurları eksiksiz barındırmaktadır. Bizlere düşen görev, bu acıları bir intikam duygusuyla değil, adalet ve hakikat arayışıyla diri tutmaktır. Çünkü unuttuğumuz her katliam, zalimin defterine başarı olarak yazılmaktadır.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: