Laikliğini kaybeden Orta-Doğu'nun en önemli 2 devleti ve ortak noktaları

Dünyanın en köklü sorunlarından biri olan İsrail – Filistin çatışmalarını daha anlayabilmemiz için, ana hatları ile dinden ve tarihten bahsetmek istedim. Dünyada ve orta doğu da yükselen merkez sağ, din, milliyetçiliğin tarihi olarak çatışma için de doğmuş ve barış süreçlerini oturtamamış devletlerde nasıl etkileri olduğu ile ilgili bir araştırma yaptım.

14 Nis 2026 - 11:06 YAYINLANMA
0 GÖSTERİM

Yahudilik dünyanın en köklü İbrani dinidir. Tarihi boyunca göçebe olarak Avrupa devletlerinde istikamet edinen Yahudileri’in Anadolu devletleri ve Osmanlı ile iyi ilişkileri olmuş, kültürel katkıları olmuştur. Yahudilik, Hristiyanlık dan ziyade Müslümanlık ile daha yakın görülmüş, dini değerlerini Müslüman toplulukları kadar idealize etmiş ve savunmuştur. Son 20 yıl içinde belki de sosyo-politik ve dini olarak dünyanın en kritik noktalarında bulunan Türkiye ve İsrail için laiklik neden bu kadar önemlidir? Siyonizm nereden besleniyor? Soruları cevaplayabilmek için ana hatları ile Dini ve tarihi anlamanın daha aydınlatıcı olacağını düşündüm. Öncelik ile Tevrat hakkında biraz bilgi vererek başlamak istiyorum. 

Peki dini Siyonizm nedir? Nelere dayanır? Anti-semizme karşı en büyük silah olarak görüldü, ama dini ve milli anlamı nedir? Türkiye’den sonra İsrail laikliğini nasıl kaybetti? Konuyu anlamak için temel kavramlardan başlamanın daha yararlı olacağını düşündüm. İlk olarak Tevrat’tan başlamak istiyorum. 

-TEVRAT

Tevrat, ilk 5 İbrani Kutsal Kitabı’nın yani Musa 5 kitabı olan Tekvin, Çıkış, Leviller, Sayılar ve Tesniye kitaplarının derlemesi demektir.

İbranice Tora yani “Talimat”, “Öğreti” veya “Kanun kelimesi sadece ilk 5 kitabın değil 24 kitabın tamamını içerir.

Tevrat’ın Yahudi halkı olmanın kökenini oluşturduğuna, Tanrı tarafından var olma çağrıları olduğuna, imtihanlar, ahlaki ve dini yaşam yükümlülükleri içerdiği, medeni kanunları oluşturan Halaha antlaşmasını içerdiğine inanılıyor.

Rabbinik anlaşıyına göre Tevrattaki tüm yazılı ve sözlü olan tüm öğretiler Tanrı tarafından MÖ 1391- 1271 yılları arasında Peygamber Musa aracılığıyla, bazıları Sina Dağı’nda diğerleri Mişkan’da verildi. Tüm öğretilerin Musa tarafından yazıldığı ve bugün var olan Tevratta yer aldığına inanılıyor.

24 kitabı da kapsayan Tora öğretilerinin dünyanın yaratılmasından önce yaratılmış olduğuna ve Yaratılış’ın planı olarak kullanıldığına inanılır.

Tevrat’ı herkesin önünde okumak, Yahudi toplumsal yaşamının temellerinden biridir.

Günümüzde İsrail ve Filistin Devleti topraklarını oluşturan bölgenin Vadedilmiş Topraklar olduğuna inanılır.

Tevrat’ın 15.Bab’ın da yani suresinde Fırat Nehri’nden Nil Nehri’ne kadar olan geniş bölgenin İsrailoğulları’na vadedilmiş olduğu söylenir.

KRAL DAVUD’UN ÖNEMİ NEDİR, KİMDİR?

-DAVUD

Kral Davud MÖ 1040 ile 970 yılları arasında yaşamış, Birleşil İsrail Krallığı’nın kralıdır. Davud’un karakteri ve yaptıkları onu Yahudi geleneğinin en önemli şahsiyetlerinden ve İsrail halkının en büyüklerinden biri yaptı.

Samuel’in kitapların’da Yehova’nın yani tanrının İsrail’in düşmanlarını yenerek  Ahit sandığını Kudüs’e getirecek insan olarak Davut’u kral seçtiğinden, Tanrı tarafından Davut’un hanedanlığının ilelebet devam edeceğinin sözünün verildiğinden bahsedilir.

Yahudi geleneğine göre kitabın yazarı Samuel’in kendisidir. MÖ 1064 yılında yaşamış olan Samuel Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar tarafından bir peygamber olarak kabul edilir. Yeni Ahit’te, haham edebiyatında ve Kuran’ın ikinci bölümünde, adıyla olmasa da kendisinden bahsedilir. Müslümanlar tarafından Şemuil olarak bilinir.

İnsanın nasıl yaratıldığı ve daha yüksek varoluş sevilerinde nasıl faaliyette bulunduğunu açıklayan Kabala öğretilerine göre Davut, Avraham, İshak ve Yakuv ile beraber 4 büyük Yahudi atalarından bir tanesidir. 1.Samul’in 17.bölümüne göre Davut önce çoban ve müzisyen sonra cesur bir savaşçı olmuştur. 

Eski Ahit’e göre antik Filistin şehri Gat ve İsrail kralı Şaul savaş halindeydiler, Filistinlilerin yenilmez savaşçısı dev Kalut her gün İsrail askerlerini düelloya davet ediyordu. Sadece Davud Calut’un karşısına çıkmaya cesaret edebildi ve onu sapanıyla yendi. Yenilmez savaşçılarını kaybeden Filistinlilerin cesareti kırıldı ve savaşı bırakarak kaçtılar. Devin kolları kesilerek tapınağa konuldu. Bunun üzerine Kral Şau Davud’un kral olmasından korkarak Davud’u öldürmeye karar verir.

Bakara Surei davud un Calut’u öldürdüğünü, Allah’ın Davud’a hükümdarlık bahşettiği söylenir.

Kabala öğretileri Yahudilerin ilk yıllarına kadar uzanır, öyl ki Hristiyanlığı kuran ilk Yahudilerden Hristiyanlığa da geçmiştir.

Davut’un hikayesine Yeni Ahit’te de atıfta bulunulur ve İsa’nın Davut’un soyundan geldiği söylenir.

Kral Davud 70 yaşında ölür ve oğlu Süleyman’ı halefi olarak seçer. Davud ideal bir kral ve gelecekteki İbrani Mesih’in atası olarak görülür. 

NETANYAHU VE DİNİ SİYONİZM BAĞLANTILI AÇIKLAMALARI

-NETANYAHU

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu İsrail ordusunun Gazze’ye yönelik kara harekatına hazırlandığını açıklarken, “ Hamas’a karşı Yeşaya kehanetlerini göreceğiz” ifadelerini kullandı.

Yaşeya kehaneti “Yahudi Krallığı ve sözde vaat edilmiş toprakları içeriyor. Kutsal kitaplar’dan Tanah’ta peygamber Yeşaya “ Yahudilerin krallığı yıkılsa da, daha sonra büyük bir İsrail devletinin kurulacağı kehanetinde bulunuyor. 

Siyonizmin “Büyük İsrail idealini kapsayan bu inanıştaki coğrafya, Tevrat metinlerinde “Mısır Irmağı’ndan Fırat Irmağı’na kadar uzanan topraklar” olarak tasvir ediliyor.

Yeşaya’nın kehanetleri arasında “insanlığı kurtaracak bir meshin geleceği” yer alıyor. Hristianlar Hazreti İsa’nın gelişiyle bu kehanetin gerçekleştiğine inanıyorlar.

İncil’de de yer alan Yeşaya kehanetleri hem Hristiyan hem de Yahudi inancını şekillendirmiş metinler olarak yer alıyor.

Yeşeya adlı peygamberin yazdığı bölümler Tanrı’nın öfkesi ve gelecekteki olayları hakkında öngörüler ve kehanetler içeriyor.

TÜRKİYE VE İSRAİL İLİŞKİLERİ NASIL ŞEKİLLENDİ, AKP HÜKÜMETİ İLE NASIL BİR KONUMA GELDİ?

-TÜRKİYE-İSRAİL İLİŞKİLERİ

1948 yılında İsrail devletinin kurulması ile 1949 yılında İsrail’i tanıyan ilk Müslüman devlet Türkiye oluyor.

2. dünya savaşı sonrasına denk gelen bu dönemde, Türkiye ABD desteğine ihtiyacı olduğu bir dönemde Batı yanlısı bir politika izliyor.

Bu kararıyla birlikte Orta Doğu’daki Arap devletlerinden uzaklaşmaya başlayan Türkiye yaşanan bölgesel gelişmeler sonrası İsrail’e tepki göstermiş olsa da 1960’lı yıllara kadar Türkiye- İsrail ilişkileri Türkiye- ABD ilişkilerine paralel olarak devam ediyor.

1960’lı yıllarında ortasından itibaren, uluslararası ortamda yaşanan yummuşamam, ABD ve SSCB’nin yakınlaşması ve sonrası Kıbrıs konusunda Türkiye’nin yalnızlık hissine kapılması Arap Ortadoğu ile yakınlaşma hissine kapılmasına sebep oluyor. Ayrıca ekonomik olarak sıkıntıdaki Türkiye bu sorunu aşmak için Arap dünyasına yakınlaşıyor. Bu yakınlaşma İsrail’den uzaklaşma anlamına geliyor.

1990’larda Türkiye-İsrail İlişkileri 1990’ların başında gelişmeye başlayan Türk-İsrail ilişkileri 1996 yılında imzalanan bir dizi anlaşmayla yeni bir döneme girmişti. Askeri, ekonomik ve teknolojik alanlarda imzalanan bu anlaşmaların özellikle askeri alanda işbirliği boyutu büyük önem taşımaktaydı. İşbirliği anlaşmaları Arap dünyasında da yankılanmış, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi Türkiye yine Ortadoğu’da Arap dünyası karşısında, Batı’nın ve Batı haklarının koruyucusu olarak gösterilmiş, Arapları ezmeye ve barış sürecinde Arap haklarını, İsrail’in yanında yer alarak, ayaklar altına almakla suçlanmıştı.

Pek çok yazara göre, aslında Türkiye’nin 1990’ların ortalarında İsrail’le yakınlaşması pragmatik bir gereksinimin sonucuydu. Bu düşünceye göre 1990’larda güney komşularının PKK’ya verdiği destekle başa çıkmaya çalışan Türkiye’nin, 1995’te Suriye ile Yunanistan askeri eğitim anlaşması imzalayınca, çevrelendiği hissiyle bunu dengelemek için İsrail’le yakınlaşması ve anlaşma imzalaması son derece doğaldı. Ayrıca bu dönemde Avrupa Birliği ile gergin ilişkileri olan Türkiye, Batı’dan askeri teknoloji ve malzeme almakta zorlanırken İsrail’le işbirliği yoluyla bu durumun da üstesinden gelmenin yolunu bulmuş oluyordu. İlişkilerde askeri boyutun önemi bu dönemde üzerinde sıkça durulan bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.

1998 sonrası dönemde, Abdullah Öcalan’ın Suriye dışına çıkartılması ve ardından Suriye ile Adana Mutabakatı’nın imzalanması sonrasında, Türkiye’nin güney komşularından tehdit algılamalarında büyük azalma oldu. 1980’lerin ortalarından beri terör nedeniyle gerilen, güvenlikleştirilen ve neredeyse 1998’de Türkiye’yi Suriye ile savaşın eşiğine getiren terör meselesinin çözümüyle beraber ilişkilerde yeni bir döneme girildi.

Bu yeni dönemde Türkiye, Suriye ve İran’la yakınlaşırken, genel olarak Arap dünyasıyla da iyi ilişkiler geliştirmek için işaretler vermeye başladı. Aynı dönemde Avrupa Birliği’yle yaşanan olumlu gelişmeler de Türkiye’nin, dış politikasında güvenlik kaygılarından öte Ortadoğu’yla ticari, siyasi, kültürel ilişkilerini geliştirmesine yardımcı oldu. Bu dönemde her ne kadar dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem, Müslüman ülkelerle yakınlaşmanın İsrail’le ilişkilere bir etkisi olmayacağını söylemiş, “bir dostumuzu bir başka dost için feda etmeyiz”1 demişse de, genel kanı, bu gelişmelerle birlikte İsrail’le ilişkilerin yoğun temposunun azaldığı, ilişkinin normalleştiği ve yakın stratejik işbirliğinden, ortak dengeli ilişkiye geçildiği yönünde olmuştur.

1990’lı yıllarla birlikte İsrail ve Filistin konusunda denge politikasına dönen Türkiye iki taraf arasında başlayan barış görüşmeleri sonrasında İsrail ile yakınlaşma fırsatı bulmuştur. Sonraki süreçte iki ülkenin artan yakınlaşması bölge devletleri tarafından şüpheyle karşılanmıştır. İlişkileri bölgedeki diğer devletler tarafından şüpheyle karşılanan iki devlet komşularından algıladıkları tehdit dolayısıyla güvenlik alanında daha da yakınlaşmış ve iki ülke arasında birçok askeri anlaşma imzalanmıştır. Bu noktadan sonra iki ülke ilişkileri “stratejik ittifak” olarak değerlendirilmiştir. İlişkilerde yaşanan bu altın çağ fazla uzun sürmemiştir.

 2000’li yıllarla birlikte İsrail’de aşırı sağcı partilerin güç kazanması sonrası Filistin’e karşı başlatılan şiddet uygulamaları Türkiye’nin tepkisini çekmeye başlamıştır. Öyle ki İsrail “soykırım” yapmakla suçlanmıştır. 2002 yılında Türkiye’de Milli Görüş geçmişine sahip politikacıların kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi tek başına iktidara gelmiştir. Başlangıçta İsrail ve Yahudi lobisiyle ilişkilerini geliştirme çabasında olan AKP Hükümeti, 2 Filistin’de uygulanan şiddete kendinden önceki hükümet gibi tepki göstermiştir. Uygulamaya koyduğu yeni dış politika vizyonu ile komşularıyla ilişkilerini düzelten ve geliştiren Türkiye’nin tehdit merkezli dış politikadan çıkar merkezli dış politikaya dönmesi İsrail ile ortak paydalarının azalmasına sebep olmuştur. Bölgesel güç olmak isteyen Türkiye’nin tarihi ve dini bağlarının olduğu Filistin konusuna ilgisi artmıştır. Kamuoyunun da Filistin konusunda artan ilgisi ile birlikte Türkiye’nin İsrail’in bölgede uyguladığı şiddete tepkisi artmaya başlamış ve İsrail “devlet terörü” yapmakla suçlanmıştır. 

İki ülke arasında bu dönemde gerginleşmeye başlayan ilişkiler karşılıklı ziyaretlerle yumuşatılmaya çalışılmıştır. Sonrasında Türkiye ilişkilerini düzelttiği Suriye ve İsrail arasında dolaylı görüşmeleri başlatarak bölgesel güç olma iddiasını pekiştirmek istemiştir. Fakat görüşmelerin İsrail’in Gazze’ye saldırması sonrası kesilmesi ile Türkiye’nin harekata tepkisi sert olmuş ve ilişkilerde “krizler dönemi” başlamıştır. Dökme Kurşun Harekatı’ndan sonra yaşanan “Davos Krizi”, “Dizi Krizi” ve sonrasında yaşanan “Alçak Koltuk Krizi” ve son olarak tarihte ilk kez iki ülke arasına kan girmesine sebep olan “Mavi Marmara Krizi” ilişkileri kopma noktasına getirmiştir. Türkiye’nin taleplerinin İsrail tarafından karşılanmaması ile siyasi ilişkiler en alt düzeye indirilmiştir.

Kuzey Afrika’daki isyan dalgasının İsrail’in komşularına yayılmasıyla birlikte İsrail bölgede yalnızlık içine düşmüştür. Bölgede yaşanan gelişmeler sonrası İsrail’in Türkiye’ye olan ihtiyacı artmıştır. ABD’nin de katkısıyla birlikte İsrail’in Türkiye’den özür dileme süreci başlamış ve İsrail resmen Türkiye’den özür dileyerek ilişkilerin normalleşmesini istediğini beyan etmiştir.

NETANYAHU KİMDİR?

-NETANYAHU

Binyamin Netanyahu 1949 yılında TEL Aviv’de dünyaya geldi, Kudüs’te büyüdü ve eğitimini aldı. ABD Philedephia’da aldığı lise eğitiminden sonra Netanyahu 1967 Altı-Gün Savaşında İsrail Güvenlik Kuvvetlerine yazıldı. Savaş eğitimi aldı ve elit bir özel grup olan Sayeret Matkal kuvvetlerinde takım lideri oldu. Hediya operasyonunda yer aldı, İzotop Operasyonunda omzundan vuruldu. 1973 yılında Yom Küppur Savaşı’nda ön cephede savaştı. Süveyş kanalı boyunca yapılan baskınlarda görev aldı. Suriye sınırlarının içinde gerçekleşen Komando saldırısında liderlik yaptı. Terhisinden önce yüzbaşı rütbesine ulaştı. Amerika’da aldığı mimarlık eğitimi üzerine amerika’da işletme yüksek lisansı yaptı ve politik kariyerine kadar mobilya ticareti ile uğraştı. Politik kariyerine merkez sağ partisi olan Likud partisinde başladı. 1996-1999 yılları arasında Başbakanlık ve  Likud Partisi’nin başkanlığını yaptı.

OSMANLI DEVLETİ YAHUDİ HALKININ İLİŞKİSİ NASIL GELİŞTİ VE İLERLEDİ?

-OSMANLI VE YAHUDİLİK

Bizans’taki Yahudilerin tarihinden de anlaşıldığı üzere, MÖ 4.yüzyıldan beri Yahudiler Anadolu’da mevcut olmuştur. Osmanlı beylik döneminden imparatorluğun çöküşüne kadar geçen altı yüzyıllık zamanda, hatta imparatorluğun günümüzdeki ardıl devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde dahi Yahudiler Anadolu’daki mevcudiyetlerini sürdürmüşlerdir.

15.ve 16.yüzyıl Osmanlı Yahudilerinin altın çağı olmuştur. Osmanlı topraklarına ilk matbaayı getiren kişiler Yahudilerdir, ayrıca Osmanlı hükümetinde önemli mevkilere gelmişlerdir.

17.yüzyıla denk gelen Osmanlı’nın duraklama döneminde Yahudiler kültürel ve ekonomik olarak çöküşe girmişlerdir.

19. yüzyıl Dağılma Döneminde Yahudilerin kültürel seviyesi o kadar çökmüştü ki, yabancı dil öğrenmek dahi dinden çıkmak olarak görülüyordu.

Osmanlı’nın hangi döneminde olursa olsun, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Yahudiler, Hristiyan Avrupa hakimiyetin deki Yahudilere kıyasla güven ve huzur içinde yaşamlarını sürdürmüş, buna karşılık olarak her daim Türk topraklarının milli çıkarlarını savunmuşturlar.

Anadolu'da kurdukları organize ve özgürlükçü yönetimle Selçuklu Hanedanı, gerek fethettikleri yerde karşılaştıkları Yahudilere, gerekse Bizans İmparatorluğu'nun zulümlerinden kaçıp gelen Yahudilere belirli bir vergi karşılığında din ve vicdan özgürlüğü tanıdılar Galante, Selçuklu hükümdarlarından birinin vezirinin Yahudi olduğunu da dile getirir.

Osmanlı'nın kurucusu Osman Bey'in oğlu Orhan Bey 1326'da Bursa'yı fethettiği zaman, savaş sebebiyle şehirden kaçan Yahudiler, savaş sonunda geri döndüler. Orhan Bey ve kardeşi Alâeddin, sanayi, ticaret ve maliyede başarılı olduklarına inandıkları Yahudilere özel ilgi gösterince Şam ve Bizans'tan da birçok Yahudi bu topraklara göç etti. Yahudilerin din ve geleneklerini rahatça sürdürebilmek için kendilerine ait bir mahalle edinme arzusuna Orhan Bey sıcak bakınca bir Yahudi mahallesi kuruldu ve bu mahalle diğer Yahudi mahallelerine örnek teşkil etti. Yahudiler Bursa'nın yanı sıra ülkenin her yerinde mülk ve tarla sahibi olabiliyordu; bunun karşılığında, dinî görevi olan veya hükûmette çalışanlar dışındakiler "haraç" adı altında vergilerini ödüyorlardı.

1354'te Gelibolu, 1360'ta Ankara, 1361'de Edirne, 1422'de İzmir, 1430'da Selanik ve 1453'te İstanbul fethedilince, bu şehirlerdeki Yahudiler ülke genelindeki Yahudi nüfusunu da artırmış oldu. Edirne'deki Yeşiva (Yahudi din okulu), ülkenin her yerindeki Yahudi öğrenciler için bir eğitim ve kültür merkezi oluşturdu. II. Bayezid döneminde, 1492'de gerçekleşen Osmanlı topraklarına toplu Yahudi göçü dışında başka toplu göçler de gerçekleşmiştir. Örneğin 1376'da Macaristan'dan, 1394'te Fransa'dan, 15. yüzyılın başında Sicilya'dan, 1420'de Venedik'ten ve 1470'te Bavyera'dan kovulan veya kaçan Yahudiler, kurtuluşu Osmanlı topraklarına sığınmakta bulmuştur.

İstanbul fethedildiğinde Haliç'in iki yakasında da Yahudiler ikamet ediyordu. Fatih Sultan Mehmet, Yahudilere güven duyduğundan şehirdeki Yahudi nüfusunu artırmak için Anadolu'daki Yahudi cemaatlerine mektup gönderip onları İstanbul'a davet etti Mora'nın fethinden sonra yarımadadaki Yahudiler de İstanbul'daki dindaşlarına katıldı. Ayrıca, Evliya Çelebi'nin aktardığına göre Edirne'den İstanbul'a yerleşen Yahudiler el Mahallet ul-Yahudiyin el-Edirneviyin isimli semtte yaşamaktaydı.

Fatih, İstanbul kuşatması sırasında bir fermanla, Yahudiler işbirliğinde bulunursa din ve vicdan özgürlüğü tanıyacağını, eski sinagogların onarılacağını, yeni ibadethanelerin kurulması yasak olduğu için evlerin ibadethaneye çevrilmesine izin vereceğini bildirdi. Kanuni Sultan Süleyman'ın (1534), II. Selim ve II. Murad'ın buyrukları, üç şeyhülislamın fetvaları, III. Mehmed'in fermanı ve bu fermanın 1694, 1744 ve 1755'teki teyitleri, Fatih'in Yahudilere verdiği sözü yinelemekte ve yenilemektedir.

Fermanda bahsedilen Yahudi işbirlikçiler, büyük ihtimalle Haliç'in kuzeyinde yani Galata'da ikamet eden Yahudilerdi; zira Haliç'in güneyinde yani Bizans surları içinde bulunan Yahudilerin, fiilen yardım etme güçleri yoktu. Haliç'in kuzeyi Cenevizlilere bırakılmış özerk bir şehir olduğundan, buradaki Yahudilerin Bizans ile bir bağları yoktu, dolayısı ile buradaki Yahudilerin Fatih'e yardım etmesi için bir engel bulunmamaktaydı.

Millet sisteminde Yahudiler diğer azınlıklarla aynı kapsamda düşünülmüşlerse de, özellikle 15 ve 16. yüzyıllarda teorik statü ile uygulama farklı idi. Osmanlılar Yahudileri, Hristiyanlara nazaran kendilerine daha yakın görmekteydi; bunun sebebi hem iki din arasındaki benzerlik hem de Hristiyan Avrupa'nın Osmanlılara karşı verdiği mücadeleydi. II. Mehmed bir süre sonra Yahudileri "bir takım vergilerden” muaf tutmuştur.

SONUÇ

Orta-doğunun belki de en riskli politik konumundaki 2 devlet, 20 yıl içerisinde merkez sağ politikalar ile laikliklerini kaybetti. Dini ve politik fay hattındaki devletler, dine dayanan milli duygular ile demokratik, liberal ve barışçıl yanlarından ödün verdiler. Dünya çapında merkez sağın yükselişi, ABD, İngiltere ve istihbaratlarının petrol ve milli çıkarları uğruna yapılan siyasi ticaretler çatışmaların alevlenmesine ve başlamasına sebebiyet verdi. Din ve siyasi savaşların sonuçlarını masumlar canları ile ödedi ve ödemeye devam etmekte. İnsanların milliyetçilik ve ayrımcılıktan ziyade birliktelik ve hoş görüye dayanan politikalara ihtiyacı var. Bunun için özellikle gelişmekte olan demokrasilerin siyasi yapılarının liberal olması ve laik olması gerekmektedir. Hoşgörü ve barış için tarihi ve dini iyi anlayıp politikadan uzak tutmak zorundayız. Demokrasinin, birlikteliğin ve barışın sağlanabilmesi için din gibi insanlık için hassas olan duygular siyasetten uzaklaştırılmalıdır.

Umarım bir gün sağ ve sol kavramları da anlamlarını yitirir; hayatın ve barışın devamlılığı için ideal olanın yapılması gerektiği insanlık tarafından benimsenebilir. Milli ve dini duygular insanlığın var oluşu için değerli kavramlar olsa da, totaliter yönetim için uygun değillerdir. İnsanlığın yönetim için daha rasyonel seçim yapabilmesi için, rasyonel bir yönetim şekli gereklidir. Dine olan değerin ve saygının baki kalabilmesi için de değerlerin politika dışında yaşatılması, bireysel tercihler olduğunun vurgulanması, saygı duyulması gereklidir.

Yaptığım araştırmada Yahudiliğin ne kadar değerli, derin ve köklü bir din olduğunu, ardından gelen Hristiyanlık ve Müslümanlığın da eşit değerlerde olduğunu, din gibi yüce değerlerin insan yaşamının seçim sonucu bir parçası olması gerektiği, siyasi ayrımcılığın yüzyıllar boyunca demokrasi ile birlikte yükseldiği, azınlık ve çoğunluğun haklarının milli değerler için de yanlış politikalar ile manipüle edildiğinden bahsetmek istedim.

Mümkün olduğunca çok bilgi sunarak muhakemeyi okuyuculara bırakmak istedim. Umarım yardımcı olabilmişimdir, sevgi, birliktelik, bireysellik ve barış ile kalın.  

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: