İsrail -İran Hattında Ürdün
Ortadoğu denildiğinde akla ilk gelen ülkeler, uzun yıllardır süregelen bölgesel rekabet nedeniyle İsrail ve İran oluyor. Ancak bölgedeki gelişmelerin perde arkasına bakıldığında, buzdağının görünmeyen kısmında çoğu zaman adı anılmayan başka bir ülke dikkat çekiyor: Ürdün.
İSRAİL-İRAN HATTINDA ÜRDÜN
EMRE TAŞKIN
Ortadoğu denildiğinde akla ilk gelen ülkeler, uzun yıllardır süregelen bölgesel rekabet nedeniyle İsrail ve İran oluyor. Ancak bölgedeki gelişmelerin perde arkasına bakıldığında, buzdağının görünmeyen kısmında çoğu zaman adı anılmayan başka bir ülke dikkat çekiyor: Ürdün.
Yıllardır İsrail ile İran arasındaki gerilimin tam ortasında bulunan Ürdün, kimi zaman her iki tarafın da eleştirilerine maruz kalıyor. Ancak Amman yönetiminin önceliği taraf seçmek değil, ülkesinin güvenliğini ve bölgesel istikrarı koruyacak denge politikasını sürdürebilmek. En azından açıklamaları bu yönde. Peki Ürdün kullandığı ifadelerde samimi mi? Şöyle bir bakacak olursak Ürdün'ün içinde bulunduğu jeopolitik konum direkt olarak İsrail ile sınır komşusu olduğu için ilişkili. 1967'den beri İsrail ile gayrı resmi temas halinde bulunan Ürdün'ün gerekçeleri göçmenler, sular, sınırlar ve güvenlik konularıdır. İran ile Ürdün ilişkilerine baktığımız zaman ise durum biraz daha Ürdün açısından sıkıntıya giriyor. İran'ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'deki askeri nüfuz varlığını yakından takip eden Amman yönetimi, özellikle Suriye'nin güneyindeki İran varlığını ve Ürdün sınırına yakın faaliyetlerini ulusal güvenliği açısından risk olarak değerlendiriyor.
Bu açıklamalar ve gerekçeler doğrultusunda Ürdün'ün uzun yıllardır denge politikası izlediği söylenebilir hatta empati duygusunu göz önünde bulundurarak hakta verilebilir. Ancak İran'ın füze ve İHA saldırılarında hava sahasına giren unsurlara müdahale etmesi, her ne kadar Amman yönetimi tarafından egemenlik hakkının gereği olarak açıklansa da, bazı çevrelerce İsrail'e dolaylı destek olarak değerlendirilmiş ve Ürdün'ün denge politikası tartışmaya açılmıştır. Keza durum bununla da kalmamıştır. Başka bir tartışma konusu ise 1900'lü yıllardan sıragelen Ürdün'ün Filistin yaklaşımıdır. Bu yaklaşım her ne kadar Filistin yanlısı olsa da İsrail ile ilişkiler bu meseleden dolayı zaman zaman gerilese de bunun amacının Filistin için değilde Ürdün içindeki nüfusun büyük bir bölümünü oluşturan Filistinlilerden dolayıdır. Kral Hüseyin'in iç ve dış meselelerinde tahtını sarsmamak için yürütmüş olduğu 46 yıllık pragmatik politikadan dolayı bu yaklaşımın doğmuş olabileceği de göz ardı edilmemelidir. Az önce de belirttiğim gibi İsrail Ürdün ilişkileri bununla da kalmamaktadır. Ürdün'ün İsrail'e bu denli yakın olmasının hissedilme sebeplerinden biri de hayat açısından oldukça önemli olan su meselesidir. Ürdün, dünyanın en fazla su kıtlığı yaşayan ülkelerinden biridir ve İsrail'den aldığı su, ülke için stratejik bir öneme sahiptir. Ülkeler de tıpkı insanlar gibidir. Bir insanın can damarı nasıl hayati önem taşıyorsa, su da Ürdün için yalnızca bir ihtiyaç değil; dış politikasını şekillendiren en kritik unsurlardan biridir. İran Ürdün meselesinin detayına gelecek olursak az önce de belirttiğimiz gibi aralarında iki başlıktan oluşan hakimiyet rekabeti ve mezhep çatışmalarıdır. Ürdün, İran'ın sınırlarına yakın bölgelerde artan nüfuzunu ulusal güvenliği açısından ciddi bir tehdit olarak görmektedir. Buna rağmen Amman yönetimi, yıllardır bu kaygılarını diplomatik kanallardan dile getirmeyi tercih etmiş ve doğrudan bir çatışmaya sürüklenmemek adına İran ile ilişkilerinde her zaman yaptığı denge siyaseti izlemeye çalışmıştır.
Ürdün'ün yıllardır yürüttüğü politikayı, yaklaşımları inceleyip araştırdıktan sonra şu kanıya varmak mümkün. Ortadoğu her zaman olduğu gibi bu zamanda da karışık, anlam verilemeyen durumlar içerisinde boğuşmakta ve bu durumların başını Ürdün gibi günümüz statüsünde 3. şahıs ülkeler çekmekte. Dünya da özellikle Ortadoğu'da ana karakter olmazsanız statünüzün bir önemi kalmaz. Kaynak ve siyasi çaresizliklerle uğraşan ülkelerin taraf seçme gibi bir lüksü bulunmadığı gibi taht, koltuk çıkarları olan hükümetlerin de durumu daha da vahim bir tabloya dönüştürmesi bu gerçeği gözler önüne seriyor.